1 Eylül 2010 Çarşamba

Joseph Yobo



Joseph Yobo hafızalarımızda cevval bir defans oyuncusu olarak kazılı. 1996 yılında, Nijerya'nin Rivers Eyaleti'nin başkenti ve ülkenin de en büyük 5. şehri olan Port Harcourt'ta, Sharks takımında başladığı kariyerinde ise bir forvetti. Nijerya'da profesyonel olmadan, ligde hiç forma giymeden, Fransa'da Auxerre forması giyen ağabeyi Albert'in ayak izlerini takip ederek Belçika'ya gitti. 1998-99 sezonunun başında Standard Liege'den kontrat aldı. İlk sezonunda hiç forma giymedi. Yazın, Nijerya'da düzenlenen 1999 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın grup maçlarında Aghahowa ve Babangiga'nın yedeği olarak kulübede bekledi. Eleme turlarında oynanan İrlanda Cumhuriyeti ve Mali maçlarında ise ilk 11'de sahaya çıkmasına rağmen ilgi çekmeyi başaramadı.

Joseph Yobo'nun 20 yaşına geldiği halde ışık vermeyen kariyerinin parlamaya başlamasında, Türkiye'nin çok yakından tanıdığı birinin aklı var. Fenerbahçe ve Galatasaray'da çalışmış, Hırvat teknik direktör Tomislav Iviç; Yobo'nun gol atmak için fark yaratmaktan çok uzak olan tekniğine eğilmek yerine hızından, gücünden ve cesaretinden daha fazla faydalanmak adına ince bir ayar yaptı. Joseph Yobo'yu en uçta bir forvet olarak değerlendirmektense en geride bir sağ bek olarak denedi ve başarılı oldu. Yobo profesyonel olarak ilk kez piyasaya çıktığı 2000-01 sezonunda Standard Liege formasıyla 30 maç oynadı. O dönem Liege'de sağ stoper olarak oynayan Daniel Van Buyten'in sağlam fakat ağır oyunu Yobo'nun eşsiz fiziksel yeteneklerinin sivrilmesi için ideal ortamı oluşturdu. Hızı ve çabukluğuyla yaptığı kademelerin yanı sıra sağ çizgide enerjisiyle ürettiği tempo sayesinde ilk defa Nijerya Milli Takımı'na seçildi.

Sezon bittiği zaman planları arasında ilk olarak muhtemelen Standard Liege'in vazgeçilmezi olmak vardı ve bu esnada Fransa'da olan gelişmelerin kendisini ilgilendirdiğini şüphesiz düşünmüyordu. Marsilya Başkanı Bernard Tapie teknik direktör Javier Clemente'yi 2000-01 sezonunun bitimine 4 hafta kala kovarak, yeni sezonda yerine kulübü ele geçirdiği yıllardan göz ağrısı olan Tomislav Iviç'i getirdi. Iviç'in ilk icraatlarından biri de eski öğrencisi Joseph Yobo'yu Marsilya'ya almak oldu. Fransa Ligi'nin üst düzey sertliği ve taktik yapısıyla birlikte, Iviç'in gözetiminde savunma altyapısını her gün daha fazla geliştiren Yobo, ilk sezonunda Marsilya'da 23 kez forma şansı buldu ve Nijerya'nın 2002 Dünya Kupası kadrosuna seçildi

Nijerya'nın Dünya Kupası'nda Arjantin, İngiltere ve İsveç'in yer aldığı ölüm grubuna düşmesi ülkenin şanssızlığıydı ama Joseph Yobo müşkülden fırsat yaratmayı başardı. Sağ bek olarak oynadığı turnuvada Nijerya'nın kupada Aghahowa ile bulduğu tek golün asistini yaptı. Daha da önemlisi Batistuta, Claudio Lopez, Henrik Larsson, Ljungberg, ve özellikle Michael Owen gibi rüştünü ispatlamış hücumcular karşısında çok dikkat çekici ve kendine güvenen bir oyun sergiledi. Transfer sezonunda da - zamanın en şatafatlı ligi olan Serie A ve İngiltere Premier Ligi'nden Arsenal ve Juventus gibi devler başta olmak üzere - birçok önemli kulübün radarına girdi.

Joseph Yobo yarışını kazanan Everton oldu. Merseyside'ın underrated mavilerini ayağa kaldırma amacı güden hazırlanan projeyi yönetmesi için göreve gelen genç teknik direktör David Moyes'un ilk transferi olarak, satış opsiyonuyla birlikte 1 yıllığına İngiltere'nin yolunu tuttu. Premier Lig için yeterli olan atletizmi ve temposu sayesinde Everton'daki ilk maç tecrübelerini, kariyerinde aşina olduğu sağ bekte yaşadı. David Moyes'un gençleştirme projesi kapsamında Tony Hibbert'ın ortasahadan beke evriminin tamamlayarak sağ kenara geçmesi, Yobo'ya kariyerinde bir başka yol açtı. Stubbs ve Weir'in tandemdeki yerini zorlamaya başladı ve kısa zaman içinde de Weir'i kulübeye yollayarak Stubbs ile savunmada çok iyi bir ikili oldular. Everton sezon sonunda Yobo'nun satın alma opsiyonunu işletti ve transferi sürekli kıldı. Stubbs'ın 2004-05 sezonunun sonunda takımdan ayrılışına kadar tandemi kimseye bırakmadılar. Bu süreçte Everton yıllar sonra Big 4 arasına girdi ve Şampiyonlar Ligi vizesi aldı. 2005-06'da ilk geldiği zaman kulübeye yolladığı David Weir ile 1 sezonluk geçici partnerliğin ardından, 2006-07'de Lescott transfer edildi. Yobo, gerek Lescott ile gerekse de Lescott'un sol beke geçtiği dönemlerde rotasyona giren Jagielka ile Everton'un tandemdeki vazgeçilmezi olmaya devam etti. 2006-07 sezonunda Everton'un oynadığı 38 lig maçının tümünde 90 dakika forma giydi. Kulüp tarihinin en çok forma giyen yabancı oyuncusu ve ilk Afrikalı kaptanı olarak da tarihe geçti. 2008-09 sezonunda da 5 yıllık yeni ve dolgun bir kontrat aldı.

Yobo için işlerin kötü gitmeye başladığı sezon tam da bu kontratı imzalamasının ertesine denk gelir. 2008 Temmuz'unda kardeşinin Nijerya'da kaçırılmasından sonra sahada açıkça gözlenebilecek odaklanma sorunları, dizi ve aşil tendonundan yaşadığı sakatlıklar ve Lescott'un 2009-10 sezonunun başında City'ye transfer oluşunun ardından alınan Distin ile Senderos'un rotasyonda etkin oluşları, Yobo'nun önceki sezonlardaki dakikalarından çaldı. Ligde ortalama 30 maç oynamasına rağmen, geçtiğimiz sezon sadece 17 kez forma giydi ve süreç onu İngiltere içinden de talipleri olduğu halde Fenerbahçe'ye getirdi.

Yobo'nun stoper oyununda en yetkin olduğu alan kaleyi kaleden uzakta savunmabilmesi. Bunu eşsiz hızı ve çevikliğiyle yapıyor. Öyle ki, Everton'un en başarılı olduğu 80'li yılların ortalarında, ligde ve Avrupa'da kupalar görmüş old-school taraftarlar arasında kendisine, o takımın idol stoperlerinden Kevin Ratcliffe yakıştırmaları dahi yapıldığı vakidir. Kevin Ratcliffe için şunu bilmeniz yeterlidir. 1992 Barcelona Olimpiyatlarında altın madalya kazanan 100 metre sprinteri Linford Christie'yi, Londra'nın güneyindeki bir barda düelloya davet ettiği ve kazandığı söylenir. Yobo bu derece tartışılmaz bir sürata sahip.

Topu kullanmakta vasatı aşmaz, sadece önünde boşluk bulabildiğinde sağ bek günlerinden kalma alışkanlıklarıyla kat edebilir. Kaleye yaklaştığında da sakarlaşabiliyor ama selefinin Bilica olduğu düşünülürse bu konuda pek fazla dikkat çekmeyecektir. Velakin hızının yanına eklediği üstün fizik gücü ve hava hakimiyetiyle, Aykut Kocaman'ın deyimiyle Fenerbahçe'deki birikmiş birçok soruna ilaç olacaktır. O sorunlara ve Yobo'nun bunların çözümündeki üstleneceği role yarın bir daha ki postta değineceğim. Yobo için hayırlı olsun demeden önce mental olgunluğuna dair de birkaç not düşelim. Nijerya'da büyüdüğü mahalleden ve aynı zamanda milli takımdan arkadaşı George Abbey'in deyimiyle; asla oldum demeyen, sürekli gelişime odaklı ve takım arkadaşlarını cesaretlendiren lider bir karakter. Bu liderliği kendisine hem Everton'da hem de Nijerya Milli Takımı'nda kaptanlık görevi verilerek de tescillendi.

Ayrcıa ülkesi Nijerya'nın sosyal sorunlara arkasını dönmeyen, fakir gençler için kazandıklarından bir fon oluşturup gelişimleri için projeler üreten, onları takip edecek kadar hassas bir insan. Emre olayından bildiğimiz dürüstlüğü de malum ve bütün bunlar Yobo'nun ülkesindeki her kesimden neden büyük saygı gördüğünün kusursuz parçalarını oluşturuyor.


Umarım aynı saygıyı Türkiye'de de görür ve Fenerbahçe'de başarılı olur.

Hayırlı olsun.

Etiketler: ,

12 Yorum:

Blogger dilek kanli dedi ki...

tşk

1 Eylül 2010 23:26  
Blogger hidir dedi ki...

Alper kalemine sağlık.
Yabo hakkında yazılmış en geniş bilgi içeren yazıyı kaleme almışsın.

1 Eylül 2010 23:29  
Blogger Riqquelme dedi ki...

ellerine sağlık alper..

2 Eylül 2010 00:22  
Blogger Sekhranikos dedi ki...

Aykutun şimdiye kadar takıma yaptığı en büyük etki gözüken o ki hızlı oyuncular. elimizdekilerin üzerine 4 tane daha eklenmiş oldu böylece. Yerlileride hızlandırır isek nefis olucak.

2 Eylül 2010 00:38  
Blogger alextro dedi ki...

Yobo'nun hiç şüphesiz bazı üstün meziyetleri var.Ama Fenerbahçe'nin aradığı özellikler mi bunlar?Fenerbahçe oyunu geriden kuran bir beke daha çok ihtiyaç duymuyor mu?Bildiğim kadarıyla ayağı çok düzgün olan, oyunu geriden kuran bir oyuncu kimliğinde değil.Defanstaki hız sorununa ilaç olacaktır ama denge ve oyun kurma sorunu devam edecek gibi...

2 Eylül 2010 01:13  
Blogger Corpse dedi ki...

Yeşekkürler Alper.. Bu yazıyı bekliyordum.. Ellerine sağlık..

2 Eylül 2010 04:38  
Blogger Taci YALÇIN dedi ki...

Ellerine sağlık

2 Eylül 2010 06:15  
Blogger Gökhan dedi ki...

@alextro;

Fenerbahçe'nin defansının birinci problemi oyun kurma değil hız problemidir. Yobo'nun hızıyla bu sorunları bir nebze olsun çizdüğünü düşünürsek iki teknik bek (Gökhan Gönül ve Andre Santos, hatta Caner) defanstan oyun kurma işini hallederler. Bu konuda bir sorun çıkacağını sanmıyorum.

2 Eylül 2010 14:27  
Blogger aspayze dedi ki...

İki gündür alıp yürüyen Mehmet Özkan kaynaklı olumsuz eleştirelere karşılık Fenerbahçelilerin yüreğine su serpen bir yazı olmuş. Ellerine sağlık. Valla Avrupa liginde gruplara kalmışız gibi mutlu oldum. Yanlız hep sağ tarafta oynamış gibi algıladım. Bizde muhtemelen sol tandem oynayacak umarım bir sıkıntı olmaz.

2 Eylül 2010 15:21  
Blogger Rehavet dedi ki...

yazı güzel, bilgilendirici olmuş, emek verilmiş, elinize sağlık..

lâkin, yalnızca bu yazıda değil blogların ekserisinde gördüğüm ve anlam veremediğim bir nokta var. eğer kariyerinin başlangıcından beri yobo'yu takip eden bir kişi değilseniz, bu yazıdaki kimi bilgileri bir ya da birden fazla kaynaktan derlemiş olmalısınız. şu halde, bu kaynakların adını vermek, 'şuralardan faydalanılmıştır' demek çok mu zor ya da bir okurun blog ortamında bile olsa böylesine temel bir yazı kuralının uygulanmasını istemesi çok mu anormal?

zira bu konuda başka blog yazan ve tıpkı burasını sevdiğim gibi bloglarını sevdiğim arkadaşlara da ekşidim ama hiç kimseden tatmin edici bir yanıt ya da açıklama duyamadım.

meramım budur...

3 Eylül 2010 00:03  
Blogger Alper Öcal dedi ki...

@Rehavet

Güncel haber ile geçmişe dönük bilgiyi ayrıştırıyorum ben. Güncel bir haber, görsel vs... üzerine bir yazı yazacağımda o haberin kaynağını birkaç unutkanlık dışında muhakkak yazmışımdır. Ya da bir görüşü buraya taşıdığımda sahibini belirtmişimdir.

Geçmişe dönük bilgi de durum farklı. Kesin kaynağı bilmek çok zor. Birkaç yerde aynı bilgiyle karşılaşabiliyorsunuz. Bunu ayrıştırmak zor. Kaldı ki o bilginin kaynağı bazen medya da olmayabiliyor. Taraftar forumlarından edinilen gözlemden tut da, birkaç yerel köşe yazarının ortak ama subjektif gözlemini de yazıya referans olarak alabiliyorsunuz.

Hepsi için akademik düzende bir kaynakça oluşturmak mümkün elbette. Lisans üstü okuyup, tez yazmış biri olarak bunu yapabilirim ama her blog yazarı kaynakça yazabilecek yetkin de değil. Olması da beklenemez.

Yapabilirliğim olduğu halde niye yapmıyorum ? Kısıtlı vakitte tutulan bir blog için bu bana zul geliyor açıkçası.

Sırf şu yazıda, geçmişe dönük bilgiler için referans aldığım en az bir düzine kaynak var. Hangi birini yazacaksın ?

Aktüel haberler, görseller dışında bence gerekli de değil. Akademik, bilimsel bir yayın organı, ya da gazetecilik normlarına bağlı bir platform değil çünkü bloglar.

Çoğunlukla öznel yorumların yedirildiği, çalakalem, özgür bir ortam.

Benim için durum bu.

3 Eylül 2010 00:45  
Blogger Barış ÇELİK dedi ki...

Mükemmel..Beklenilen Yazı..Teşekkürler.

3 Eylül 2010 15:17  

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

Bu yayına verilen bağlantılar:

Bağlantı Oluştur

<< Ana Sayfa