24 Ocak 2011 Pazartesi

111. Yılında "KOP" Hikayesi

Saha iğrençti. Yakından bir lağım kanalı geçiyordu ve tribün yoktu. Manor Ground’da seyirciler, yakındaki askeri birlikten maç günleri kendileri için ödünç olarak getirilen yük arabalarında izlerlerdi maçları. Arsenal, 1904’te tribünleri yaptı ve isim kondu: Spion Kop.

İki yıl sonra kuzeybatıda, tıpkı onlar gibi Nottingham Forest tarafından forma yardımı yapılmış bir başka kırmızı-beyaz, ikinci şampiyonluğun sonrasında kale arkasına tribün standlarını koydu. Şehrin en kötü ama en ucuz tribünüydü. En ucuz tribünü en az kazananlar, liman işçileri doldurdular ve Spion Kop demeye başladılar mekânlarına. Gazeteci Ernest Edwards, Spion Kop adının resmileşmesi için bir kampanya başlattı. Aynı yıl Birmingham ve Blackpool’da da Spion Kop tribünleri doğdu. Sonra Sheffield’da ilk kez Bramall Lane eşrafı The Kop ismini seçti.

İsim, diğer şehirlerdeki stadyumlarda da kullanılmaya başlandı. “Kop” sayısı yirmiyi geçmiş, kriket ve rugby stadyumlarına, hatta Ada dışına da taşmıştı. Neden Spion Kop ya da The Kop dendiği sorusunun yanıtı içinse başladığımız noktadan daha geriye, bugünden tamı tamına 111 yıl öncesine, 24 Ocak 1900’e dönmek gerekiyor:



Sedyecinin yedi yıl önce geldiği bu ülkede gördüğü en kötü gündü. Alışılmıştı, yirmi yıldır ara ara kesilse de hep savaş vardı bu topraklarda. Aslında bildik hikâye: Peş peşe bulunan elmas ve altın yatakları önce insanlar için umuda göçü, sonra devletler için pay ve egemenlik iştahını, sonunda herkes ve her şey için savaşı getiriyordu. Uygarlık, kansız mücevheri henüz icat edememişti. Savaşlar kaç yıl daha sürecekti acaba? Sedyesindeki yaralıya baktı. Çabuk olmalıydı. Bu kadar çok yaralı taşıdığı bir başka gün hatırlamıyordu.

Kayalık zemin siper kazmaya pek izin vermiyor, 40 santimi geçemeyen siper derinliği yüzünden askerler açıkta kalıp keklik gibi avlanıyorlardı. Haberci koşarak yanından geçti. Karargâhtan yeni emirler getirmiş olmalıydı ama hâlâ takviyeden eser yoktu. Kolundan tutup sorsa mıydı daha önce Boerlere esir düşüp kaçmayı başaran haberciye? Başını kaldırıp uğruna savaşılan tepeye baktı: Güney Afrikalıların Spioenkop dediği tepe olanca umursamazlığıyla uzanıyordu koca düzlüğün ortasında… Sedyesindeki gence “Neredensin evlat” diye sorduğunda, dişlerin arasından hafif bir “Preston” tıslaması duydu.

Spion Kop çarpışması, üzerinde güneş batmayan imparatorluk için İkinci Boer Savaşı’nın en kötü günü olarak geçti tarihe. Savaşın en büyük zayiatını 23 ve 24 Ocak’ta orada verdiler. 40 santim, kurşundan önce sığ kurşundan sonra ziyadesiyle derindi. 243 asker tepeye, öldüğü sipere gömüldü. Zayiat 1500’e yaklaşmıştı. Haber İngiltere’ye ulaştığında yarattığı şok, hükümeti salladı. Lord Roberts ve Lord Kitchener derhal kumandayı devralmak üzere ülkeye gönderildi. Kitchener yirminci yüzyılın ilk toplama kamplarını kurdu. Bu kamplara 116 bin Boer toplandı, 28 bini öldü. Kamplarda ölenlerin 24097’si çocuktu. Savaşırken ölen toplam asker sayısı ise 6719’du.

Sedyedeki genç, belki de o çarpışmada yer alan Preston North End futbolcularından biriydi. O gün Boer kuvvetlerinin başında olan Louis Botha, Güney Afrika’nın ilk başbakanı oldu. O gün koşuşturan haberci de ülkesine başbakan olacaktı: Sir Winston Churchill.



Bizim sedyeci mi? Hikâyesi sığmaz ama kısaca anlatmaya çalışalım: Aslında Londra’da hukuk eğitimi almıştı. Natal’daki İngiliz Kolonisi’ne bir yıl çalışmak üzere geldi. İlk günden kötü başlamıştı her şey: Birinci sınıf için bileti olduğu halde üçüncü sınıfta yolculuk etmeye zorlandı, reddedince de hareket halindeki trenden atıldı. Bunu unutmayacaktı… İlk kez 11 Eylül 1906 günü Johannesburg’da, insanları ayrımcılık ve ırkçılık yüklü yeni yasaya karşı çıkmaya davet ederken şiddet eylemine girmemelerini, yasanın öngördüğü cezayı çekmelerini istedi. Uzunca bir süreyi hapiste geçirmesi gerekse de başlattığı eylem 7 yıl sonra başarıya ulaştı. Nelson Mandela ve Martin Luther King gibi ırkçılık karşıtlarına rehber olacaktı. “Göze göz tüm dünyayı kör eder” derdi. Kimileri, aklında şiddet içermeyen direniş eylemi düşüncesini doğuranın Spioenkop’ta gördüğü kan olduğunu yazar.

21 yıldan sonra, 1914’te ülkesine döndü. 1921’de lider kabul edildi. 1930’da bir gün evinden çıktı ve okyanusa doğru yürümeye başladı. Yine bir yasayı protesto ediyordu. Yolda ona katılanlar oldu. Deniz kıyısına vardığında 60.000 kişiydiler ve yaklaşık 400 kilometre yürümüştü. Denizden biraz su aldı ve kaynatıp tuz elde etti. Böylece “İngilizler’den başka hiç kimsenin tuz üretemeyeceği”ni söyleyen yasaya karşı gelmiş oldu. Tutuklandı ve hapse girdi, O’nun yaptığını yapan 60.000 kişi de peşinden… 1930’lardaki mektup arkadaşı Albert Einstein “gelecek nesiller böyle etten kemikten birinin bu dünya üzerinde yürüdüğüne inanmayacak” derken haklıydı sanırım. Hapishaneler kalabalıktan kontrol edilemez hale gelince serbest bırakıldı. Cephedeki haberci ise “bırakın açlık grevinde ölsün” demiş hatta 1943’te başbakanken, valinin yiyecek talebini “O neden hâlâ ölmedi” telgrafıyla yanıtlamıştı iki dünya savaşının toplamından daha fazla insanı öldüren Bengal Kıtlığı’nda. Ve O, yani Mahatma Gandhi, ömrünün sonuna dek trenlerde hep üçüncü mevkide seyahat etti…

Liverpool’da Spion Kop adı 1928’de resmileşti ve tribünün üstü kapatıldı. 25 Ağustos 1928 günü John McKenna’nın açılışını yaptığı tribün, ülkenin en büyük üstü kapalı tribünüydü. Hollanda dilindeki Spionkop, Boerlere Spioenkop, İngilizce’ye Spion Kop olarak geçti. Sheffield’da The Kop, zamanda Kop oldu. Artık stratejik bir tepeyi değil, en içten tezahüratı yapanların yerini anlatıyor. Taylor Raporu öncesi en büyük Kop tribünü, Villa Park’ın Holte End’iydi. Şimdilerde Sheffield United, Bramall Lane’dekini ülkenin en büyük Kop’u haline getirmeye çabalıyor. Yüz on bir yıl sonra aynı söz, gürleyen topların yerine susmayan tribünleri getiriyor akla. İsteyen turist maça, isteyen turist tepedeki şehitliğe gidip Kop havası soluyabiliyor. Bugün güney yarıkürede törende olanlar, Çarşamba akşamı tribünde olabilecekler. Muhtemelen aynı tur operatörüyle…

Savaş asla sadece savaş değildir.

Etiketler: ,

18 Ocak 2011 Salı

Avrupa Seyirci Raporu


Ligin en iyi taraftarlarına teşekkürlerimizle


Efendim yine el yapımı dandik bir tablo ile karşınızdayız. Tablo, UEFA’nın bu hafta yayınladığı “Benchmark Report” verilerinden el emeği göz nuru ile oluşturuldu.

Raporda UEFA, üye ülkelerin 2009/10 sezonu seyirci sayıları ile ilgili verileri de yayınladı. Bu veriler ülkelerin en üst liglerinin bilgilerini içeriyor. Geçtiğimiz sezon Bundesliga 13 milyonu aşan toplam seyirci sayısı ile EPL’yi ilk kez geçerek Avrupa’nın en çok seyirci çeken ligi oldu. Onu çok az bir farkla İngiltere izlerken, 10 milyon barajını aşabilen diğer ülke İspanya oldu. Türkiye ligini 3,058,776 biletli seyirci izledi geçen sezon. Tabloda ortalama seyirci sayısı 10 binin üzerinde olan ülkeleri ve Türkiye’yi görebiliyorsunuz.

Tablodaki X1, her ülkede en yüksek seyirci ortalamalı kulübü ifade ediyor. Merak eden olabilir diyerek üşenmeyip araştırdık ve her ülkede en çok seyirci toplayan takımı ayrıca belirttik. Son sütunda ise en çok seyirci toplayan takımın seyirci ortalamasının, ligin seyirci ortalamasına oranını görüyorsunuz. Her ligde takım sayısı aynı olmadığından UEFA böyle bir kıstas kullanmayı uygun görmüş.

Ekonomik sıkıntının etkilerinin hissedilmeye devam edildiği geçen sezonda en yüksek ortalamalı liglerden yalnızca dördü önceki sezona kıyasla ortalama seyirci sayılarını arttırırken, diğer sekiz ligde düşüş yaşanmış. Avrupa liglerinde geçen sezon seyirci ortalamalarında düşüş oranı %4 olarak gerçekleşmiş. İngiltere, %92 ile yine stadyumların doluluk oranı en yüksek ülke.

Gelelim Türkiye’ye: TFF, UEFA’ya 2008/09 sezonuna ilişkin veri sağlamayı başaramadığı için, UEFA burada üçüncü bir kaynaktan sağladığı veriyi kullanmış. O yüzden Türkiye için 2008/09 sezonu ortalaması ve seyirci sayısındaki değişim verilerinin ne kadar sağlıklı olduğu sizin takdirinize kalmış. Herkes “yanlıştır o” deyip gönlünce atıp tutabilir. Görüldüğü üzere TFF, en yüksek seyirci ortalamasına sahip ülkeler arasında UEFA’nın veriler için resmi olmayan bir kaynağa başvurmak zorunda kaldığı tek federasyon olarak inci gibi parlıyor.

Son sezon verilerine göre STSL’de 20 bin ortalamasını geçen tek takım Fenerbahçe. 10-20 bin bandında 6 kulüp, 5-10 bin bandında 7 kulüp var. 2 kulübün seyirci ortalaması 3-5 bin bandında iken 1 kulübün seyirci ortalaması “2999 ve daha az” kategorisinde yer almış.

Avrupa’nın en üst liglerindeki 702 kulüp içinde seyirci ortalaması 20 bin barajını aşan 86(önceki sezon 88), 10-20 bin aralığında olan 85(önceki sezon 108) kulüp var. 48 ligin 28’inde seyirci ortalaması azalırken geçen sezonun toplam seyirci sayısı 101 milyon 343 bin 524 olarak gerçekleşmiş ve bunun üçte birinden fazlasını ilk üç ülkedeki seyirciler oluşturuyor.

Başka ilginç veriler de var. Örneğin, Avrupa’nın en yaşlı stadyumları –doğal olarak- Kuzey İrlanda, İskoçya ve İrlanda’da yer alıyor. İlk iki ülkede stadyumların yaş ortalaması 80’in üzerinde. Türkiye’deki stadyumların yaş ortalaması ise 51. Raporda yer alan 447 stadyumun 214’ü 50 yaşın üzerinde. 102’si ise son 20 yıl içinde yapılmış ya da geniş çaplı bir yenilenmeden geçirilmiş.

Ortalama stadyum kapasitesinin en yüksek olduğu ülkeler ise sırasıyla Almanya, İtalya, İngiltere, İspanya, Rusya, Fransa, Portekiz ve Türkiye. Stadyumlarda deplasman taraftarlarına ortalama 1183 kişilik yer ayrılıyor. Zeminlerin %3,5’i ise doğal çim değil. Avrupa ülkelerinin en üst liglerinde yer alan kulüpler geçen sezon 2,5 milyar Euro gişe hasılatı elde etmiş ve bu da toplam gelirlerinin %22’sini oluşturuyor.

Gelir demişken: Avrupa’da geliri yılda 50 milyon Euro barajını aşan 68 kulüp var ve bunların 57’si 5 büyük ligden. EPL’nin 20 kulübünün tamamı, Bundesliga’nın 18 kulübünün 14’ü, Serie A’nın 20 kulübünün 9’u, La Liga’nın 20 kulübünün 7’si ve Ligue 1 katılımcısı 20 kulübünün yine 7 tanesi bu kategoride. Kalan 11 kulübün ikisi ise Türkiye’den.

Rapora göre Avrupa’nın en çok kâr elde eden 20 kulübü arasında hiç Türk kulübü yokken, Avrupa’nın en çok zarar eden 20 kulübü arasına girmeyi başaran 2 kulübümüz var. Buradan kendilerini tebrik ediyorum.

Etiketler: ,

13 Ocak 2011 Perşembe

Hansen'den Chelsea Yorumu



Bu notu uzun zamandır düşmek istiyordum, kısmet bugüneymiş. Önce bilmeyenlere Hansen’i kısaca tanıtalım:

Alan Hansen İskoç bir savunma oyuncusuydu. 1977’de Liverpool’a transfer oldu ve 14 yıl boyunca, futbolu bırakana kadar Liverpool’da kaldı. 14 sezonda 8 Şampiyonluk, 3 Avrupa Şampiyonluğu, 2 FA Cup ve 3 Lig Kupası kazandı, 4 kez de lig ikinciliği gördü. Liverpool’un tarihindeki iki “double”da da o vardı ve takım kaptanıydı. Gördüğü sekiz şampiyonluk bir rekordu. Kendilerine sorsanız dünyaya onlar gibisi gelmemiş bazı yorumcuların kariyerinin bunun yanında fıkra gibi kaldığını fark etmişsinizdir elbet.

Graeme Souness’tan sonra Liverpool teknik direktörlüğü için adı geçenlerdendi ancak “kulübü çok sevdiğini ama görevle ilgilenmediğini” belirtti. Sky için televizyon yorumculuğu yapmaya başladı. Kısa sürede akılcı yaklaşımı dikkat çekti ve BBC’den teklif aldı. Sanırım yirmi yıla yakın bir süredir BBC’de görev yapıyor ve “baş yorumcu” konumunda diyebiliriz. Soğukkanlı yaklaşımı ve akılcı analizleri bence önemli. Ayrıca Daily Telegraph’ta da bir köşesi var. Geçenlerde BBC’nin sitesinde bir konunun izini sürerken Chelsea hakkındaki yorumuna denk geldim. Kasım’da Phil McNulty’ye konuşmuş, linki şurada, ben de ilgimi çeken kısmın basit bir çevirisini aktarmaya çalışayım:

“Abramovic kemerleri sıktı ve bunu da yapması gerekiyordu. Ne var ki zirvede kalmak isteyen tüm takımlar için mesele oyuncuya, namına veya mevkisine bakmadan fırsat bulunduğunda her mevkiyi daha da sağlamlaştırmaya çalışmaktır.

Liverpool’da oynarken ben dahil her oyuncu, Kenny Dalglish ya da kadronun herhangi bir üyesi yönetimin yapabildiğinde (kadroyu) geliştireceğini biliyordu. Bu, takımdakilerin yenileneceği anlamına gelmezdi; kadronun tazelenmesi, rekabetin arttırılması ve kadro derinliğinin güçlendirilmesiydi.
Chelsea’nin bunu yapabildiğinden şüpheliyim ve alarm zilleri çalıyor çünkü bu onlar için uzun vadeli bir sorun.”

Altyapısını kısaca özetlemeye çalışalım: Chelsea, Uefa’nın yeni kriterlerine ayak uydurabilmek için bazı oyunculardan vazgeçmek zorunda kaldı. Örneğin Ballack ve Joe Cole gibi yüksek maliyetli oyuncular sözleşmesi bitince serbest bırakıldı, Carvalho satıldı. Bunların yerine de o boşlukları doldurabilecek potansiyelde ve daha düşük maliyetli oyuncular konamadı(Cole’un yerine Benayoun tranferi hariç).

Hansen’in söylediğini anlaması zor değil ama anlatması zor geliyor. Basitçe “Chelsea’nin tutkusu birinci öncelik olmaktan çıktı, yerine başka şeyler geldi ve oyuncular da bunun farkında, bu gerçeğin oyuncuları etkilememesi de düşünülemez. Bu da sahaya yansıyor ve yansımaya da devam edecek” diye yorumladım ben sözlerini.

İşte böyle bir yorum adama ilaç gibi geliyor. Hansen, kendi oyunculuğunda biriktirdiği deneyimleri bir süzgeçten geçirmiş ve oyuncuların da duygularını anlayarak, kimseyi günah keçisi ilan etmeden, durumun farklı etkenlerin sonucunda nasıl şekillendiğinin analizini yapmış. Ne oyuncuların özel hayatlarına girmiş, ne onları ruhsuzlukla suçlamış, ne antrenörün iş bilmezliğinden dem vurmuş, ne de yönetim ve başkanı suçlamış. Aklın egemenliğinde, uzun vadeli planlamanın öneminin de altını çizen harika bir analiz koymuş ortaya.

Çok zor görünüyor ama umarım bir gün mikrofonlara konuşanlardan biz de bu tarz yorumları Türkçe olarak sıkça duyarız.

Yalnız “çoluk-çocukla şampiyonluk kazanılmaz” meselesini unutmadık Mistır Hansen, haberiniz olsun.

Not: Tam bunu yazarken Güntekin Onay, “sanıyorum Ancelotti ile oyuncular arasında birtakım problemler var” dedi, nereden duymuşsa, nereden sanıyorsa... Beğeniriz sizi ama bu olmadı be Güntekin Bey! Bazen bazı şeyler sandığımızdan daha karmaşık olamaz mı? Bir süreç sonunda ortaya çıkamaz mı?

Linki yukarıda vermiştik, bahsettiğimiz kısmı buraya da alalım:

“Owner Roman Abramovich has tightened the belt at Chelsea, which he needed to do, but the trick for all teams who want to stay on top is that you should always try to improve every position when you get the chance, irrespective of the player, his reputation or his position.
When I played at Liverpool every player, whether it was myself, Kenny Dalglish or any member of the squad, knew the management would always improve when they could.
It did not mean those in the team were going to be replaced, but it meant the squad was freshened up, you increased competition for places and you increased strength in depth.
I am not sure Chelsea have done that and the alarm bells are ringing because I think this is a long-term problem for them.”

Etiketler: ,

7 Ocak 2011 Cuma

Bir İstikrar Masalı



İSMAİL ŞAYAN


Şu dandik tabloda(ben yaptım) iki menajerin ilk beş sezonlarının lig performansları var. İkisi de bu beş sezon boyunca hiç şampiyon yapamamışlar takımlarını…

Menajer 2’nin istikrarlı bir performans sergilediğini görüyoruz. 70 puanın altına hiç düşmemiş, biri dışında her sezon en az 20 galibiyet almayı başarmış ki o sezonda da buna ramak kalmış. Galibiyet oranı her sezon yüzde elli civarında. Hatta biraz fazla istikrar var bile denebilir: En kötü derece dördüncülük ama üçüncülükten iyisi de yok.

Menajer 1 için durum biraz farklı. İkincilikle tamamlanan sezonun ertesinde on birinci sıraya inilmiş. İlk sezonda 23 galibiyet alma başarısını gösterirken ikinci sezonda sayı neredeyse yarısına, 13’e düşmüş. Galibiyet oranı üçte bire de düşmüş, %60’ı da aşmış. 80 puanın üstüne de çıkılmış, 50 puanın altında da kalınmış. Takım, ikinciliği de tatmış, on üçüncülüğü de. “İstikrar”dan söz etmek pek mümkün değil.

İki tablo da Manchester United’ın lig performansını yansıtıyor. Hani şu bizde her istikrar bahsinde adı anılan, yaşayan efsane Sir Alex Ferguson’ın istikrar örneği olarak gösterildiği Manchester United. Her iki tablo da kulübün aynı başkanı döneminde yaşandı. Tabloda “menejer 2” olarak gördüğümüz kişi Ron Atkinson. Tabloda “menajer 1” olarak görünen kişi ise bize yıllardır konu her gündeme geldiğinde “istikrar örneği” olarak gösterilen Sir Alex Ferguson… Takımı ikinciliğe çıkarıp daha sonra on birinciliğe, sonrasında on üçüncülüğe kadar düşüren adam. Üstelik takım önceki dokuz sezonunun yedisinde ilk dört içinde yer almışken…

Beş sezonda iki de FA Cup kazanan ve Matt Busby’den beri kulüp tarihinin en başarılı hocası olan “Big Ron” altıncı sezonun başlarında kovuldu, yerine Ferguson geldi ama o da pek parlak başlayamadı, takım sezonu on birinci sırada tamamladı. İki menajerin de yarım görev yaptığı bu ara sezon(1986/87) tabloda yer almıyor.

Size “istikrar” lafı geçince Alex Ferguson örneğini verenlere inanmayın, onların yaptığı yalan yanlış öğrenilmiş, neredeyse mit haline dönüştürülmüş, “kuyuya atılmış taş” demekten hiç çekinmeyeceğim bir ezberi tekrarlamak yalnızca, düpedüz papağanlık. Hatta imkânınız varsa bu tabloyu önlerine koyup “Madem ki mesele istikrardı, o zaman aynı başkan Big Ron’u neden kovdu” diye de sorun. Belki düşünmeye başlarlar.

Kötü performansa karşın Ferguson’ın görevde kalmasının sebebini “istikrar” diye açıklamak, her şeyden önce Ferguson’a haksızlık etmektir. Ne mesele ne de Ferguson, bu kadar basit değil. Ancak “otorite”ler o kadar çok tekrarlıyor ki tek meselenin bu olduğuna inanası geliyor insanın. Belki tepede istikrar sözcüğünü görmek bile, futbolculuk yıllarının ilk döneminde kendine takımda düzenli yer bulamayınca futbolu bırakıp Kanada’ya göç etme planları yapan bu İskoç’u getirmiştir akıllara.

“İstikrar” konusunda bu miti yıkmak zor, aynı örnek verilmeye devam edilecek. Pek aslı astarı olmadığı halde, sıkça ve “otorite” kabul edilmişlerce tekrarlandığından bu “tartışmasız gerçek” mertebesine erişmiş kalıplardan kurtulmak zor. Misal “koşsaydım Real Madrid’de oynardım” lafı da biraz boş gelir bana, bu Real futbolcularının en önemli özelliği koşmak mıdır ki kardeşim? Real Madrid’de oynayabilmek için gereken şey bu mudur hakikaten? Ya da “kurtarıcı olarak oyuna alınan futbolcu” nasıl bir fetiş malzemesidir? Teknik direktörü mazoşist midir ki takıma maçı getirecek adamı kulübede oturtup hem kendine hem taraftara acı çektirir?

Daha o kadar çok şey var ki… Bunları anlayabilseydim ben de Real Madrid’de yazardım(!) zaten.

Mantıklı bir temeli olmadığı halde aynı kalıplar papağanlanıyor ve dogmalaşıyor. Bu dogmalara sarılanlar arttıkça da futbol konuşup tartışmak zorlaşıyor. “Dünyanın en güzel patronu”nun, Brilliant Disguise’ı kapattığı dizeyle kapatasım geldi: “Who doubts what he’s sure of.”

Etiketler: ,

27 Aralık 2010 Pazartesi

İki Şehrin Hikâyesi



İSMAİL ŞAYAN

Bir adam düşünün, bu adam bir politikacı. Futbola meraklı olduğunu düşünün. Hatta bu adamın bir belediye başkanı olduğunu düşünün… Biraz daha detay: Ülkenin başkentinde bir belediye başkanı olsun bu adam. Bu futbol aşığı belediye başkanının, başkentin iki kulübünü birleştirmeye çalıştığını düşünün. Ama federasyonun izin vermediğini, planını gerçekleştiremediğini düşünün.


Şimdi de bu adamın İngiliz olduğunu düşünün… Ve bunları tam yüz yıl önce denediğini.


Fulham, 1903 yılında lige katılma niyetindedir ama ne paraları ne de stadyumları vardır. Yönetim, kulüp hisselerinin bir kısmını bölgenin önde gelenlerine satıp hem onlarla daha güçlü bir yönetim oluşturmayı, hem de stadyum için gereken parayı bulmayı amaçlar. Henry Norris de bu noktada girer devreye. Fulham başkanıdır artık. En önemli meseleyi çözmek için Gus Mears’ın kapısını çalar.



Kuzeyde geniş kitleleri çeken profesyonel futbolun Londra’ya da ineceğini öngören Mears, bir atletizm stadını satın alıp futbol stadına çevirmiştir ve beklediği alıcı da karşısındadır. Bölgedeki tek kulüp olduklarından stadyum için kendileri dışında alıcı çıkmayacağına güvenen Norris, pazarlıkta katıdır. Resti çekip masadan kalkar ve beklemeye başlar. Elinde bomboş stadyumla kalan Mears ise yatırımını yaşatmaya kararlıdır. Gözünü karartıp beklenmedik bir karar verir: Stadyumu kullanacak kulübü bulamıyorsa onu da kendisi kuracaktır. 10 Mart 1905 günü Chelsea FC doğar ve Stamford Bridge ev sahibine kavuşur.


Fulham on birinci stadyumu olan Craven Cottage’da karar kılar. 1908’de belediye başkanı olan Norris, başkanlığını bırakmış olsa da Fulham’ın yönetimiyle iç içedir. Bu sırada dikkati, profesyonelliğe geçmiş ilk başkent kulübü olan Woolwich Arsenal üzerindedir. Norris, 1910’da batmak üzere olan bu Güneydoğu Londra kulübünü satın alır ve hemen hamlesini yapar: Planı iki kulübü birleştirmektir ancak federasyon reddeder. O günlerde futbolda pek ağırlığı olmayan başkentte dev bir kulüp yaratma projesi suya düşmüştür. Yetmezmiş gibi, mali durumun umduğundan çok daha kötü olduğunu anlar. Gelirsizlik kulübü batağa çekmektedir. Yine federasyonun kapısına dayanır. Ancak iki kulübün aynı stadyumu kullanması için yaptığı başvuru da reddedilir. Batmamak için tek bir yol kalmıştır: Kulübü Güneydoğu Londra’dan taşımak.



Kilise ile olan güçlü ilişkilerini kullanarak yeni bir arazi bulur. Sözleşmeyi bizzat başpiskopos imzalar. Kulüp üç yıl sonra yeni evine taşınırken küme düşmüşlerdir. Ertesi sezon yükselmeyi averajla kaçırırlar. Sonraki sezonu altıncı bitirirler ve Birinci Dünya Savaşı ligleri tatil eder.


1919/20 sezonunda ligler yeniden başlayacaktır ancak ortalık iki sebeple karışıktır: Birincisi, ligdeki takım sayısı arttırılacaktır ancak yöntem henüz belli değildir. İkincisi, son sezonun son haftasındaki Manchester United-Liverpool maçı, şike iddiasıyla mahkemeye taşınan ilk futbol maçı olmuş ve mahkeme, United’ın 2-0 kazandığı maçta şike yapıldığına karar vermiştir.


Liverpool’a bir yaptırım uygulanıp uygulanmayacağı belirsizdir. Şikeyle alınan puanlar geçersiz sayılırsa Manchester United, geçerli sayılırsa Chelsea sondan ikinci sırada yer alıp küme düşecektir. Ancak ligin bir önceki genişlemesinde hiçbir takım düşürülmemiş ve ikinci ligi ilk iki sırada bitiren takımlar birinci lige eklenmiştir. Beklenti de bu yöndedir. Ancak bu belirsizlikler ortamı, kurt politikacı Sir Henry Norris’in sevdiği dumanlı havadır ve inanılmaz gerçekleşir: İkinci lig şampiyonu Derby County, ikincisi Preston North End ve Norris’in takımı, ligi altıncı bitiren** The Arsenal birinci lige çıkarılır. Tottenham, ne olduğunu anlayana kadar küme düşmüştür.


Norris’in bunu nasıl yaptığı hâlâ bilinmiyor. El altından bazı anlaşmalar yaptığı; dönemin lig ve Liverpool Başkanı McKenna’ya rüşvet verdiği; lig yönetimini, şikeyi cezasız bıraktıkları için konuyu parlamentoya taşımakla tehdit ettiği gibi iddialar var yalnızca. Bildiğimiz, Tottenham cephesinde Arsenal nefretinin bu olayla başladığı. Arsenal*** ise bir daha ligden düşmedi ve zirve ligde kesintisiz oynama rekoru onlarda.



Vasat sezonların ardından Norris, 1925’te Huddersfield menajeri Herbert Chapman’ı ikna eder. Eski takımı üst üste üçüncü şampiyonluğa uzanırken Wm’in mucidi Chapman’ın ekibi ikinci olur. Orta sıralarda geçen 1926/27 sezonunda Daily Mail gazetesi, Chapman döneminin ilk transferi Buchan’a Norris’in el altından“ikna ödemesi” yaptığını yazar. Federasyon derhal soruşturma başlatır. Müfettişler, takım otobüsünün satışından alınmış olması gereken 125 Sterlin’in kayıp olduğunu ve Norris’in kulübün hesabından bazı kişisel harcamalarını karşıladığının anlaşıldığını rapor ederler.


Norris ise gazeteyi ve federasyonu kendisine iftira atmakla suçlayarak dava açar. 1929 Şubat’ında davayı kaybeder. Ömür boyu futboldan men cezasına çarptırılır ve yönetimi devreder. İki yıl sonra Arsenal FC şampiyon olmayı başaran ilk başkent takımı olur. Sonraki sezondaki ikinciliğin ardından, üst üste üç şampiyonluk kazanıp Preston North End ve Huddersfield’dan sonra bunu başaran üçüncü takım olurlar. 1934 Kasım’ında İtalya karşısına çıkan İngiltere on birindeki yedi Arsenal oyuncusu hâlâ kırılamamış bir rekor. Ancak Norris’in ömrü bunları görmeye yetmez. Temmuz 1934’te ölür. Batmak üzereyken aldığı, ne kendisinin ne babasının ne de kayınçosunun “yönetime geldik 40 trilyon borç çıktı” demediği Arsenal, bugün bir dünya markası. İlk kulübü mü? İkinci lig beyaz grupta değil, geçen sezonun Avrupa Ligi finalisti.


Belediye başkanı Sir Norris’in ikinci takımını bir silah fabrikasının çalışanları kurmuştu. Lakabı gunners, yani silahtarlar. Bir takım daha varmış silahtarlar diye anılan. O da bir mühimmat tesisinin çalışanlarınca kurulmuş ve o da bir başkent takımı, Norris’inki gibi. Geçmişinde birkaç isim değişikliği var, tıpkı Norris’in takımı gibi. Ve o da ikinci ligdeki derecesiyle değil, pek rastlanmayan bir yolla en üst lige çıkıp o zamandan beri hiç küme düşmedi. Norris’in ilkiyle birleştirmeyi başaramadığı ikinci kulübü gibi.


Bir kulüp düşünün, bu kulübün yöneticileri -ne tesadüf ki mahkemenin seçildikleri kongreyi iptal kararına kısa bir süre kala- kendi kulüplerinin gelirlerine temlik koydurmuş. Dosya numaralarına kadar var gazetede. Ne tuhaf… Kulüp dediğinin canı yok ki itiraz etsin. Düşünün, kim edecek? Tabii ki o kulübün haklarını savunmakla görevli olan yöneticileri. Düşünün, o yönetici; yani aynı zamanda temlik başvurusunu da yapan kişi, kendi başvurusuna itiraz eder mi? Etmez… Hatta kulübün hakkını savunmaya kalkan olursa onun adamlık şeceresini bile yayınlar. İtiraz gelmeyince yapacak bir hamle kalmaz ve kulübe giren her kuruşun yöneticilere akması kesinleşir. Kulüp otobüsünü satarak başlasınlar ödemeye…



Ne temiz iş, ne güzel şehir değil mi? Sen paraları canının istediği gibi harca, işi beceremeyip zarara girersen de parayı kulüpten iste, para yoksa gelirlere temlik koydur! Bu arada “şu kadar para harcadık” diye hava atmayı da ihmal etme… Şu temlik vakasının; yalnızca stadyum için o zamanın parasıyla 209.000 Sterlin harcayan Sir Norris’in, kulübün 125 Sterlin’inin nereye gittiğinin hesabını veremeyince futboldan ömür boyu men edildiği şehirde yaşandığını düşünün.


Olmadı değil mi? Tıkandı aklınız... Benim yaptığım da ayıp, imkânsız istenir mi hiç?


Madem öyle, ilkokul birde olduğunuzu düşünün... Öğretmen şu fişi okuyor:


Baba bana kulüp al.


*A Tale of Two Cities(1859), Charles Dickens. Okuyunuz, okutunuz. “It was the best of times, it was the worst of times…”

**O dönemde averaj yanlış hesaplanmış ve Birmingham City beşinci, o zamanki adıyla The Arsenal altıncı ilan edilmiş. 1970’lerdeki kural değişikliği sırasında yapılan hesaplamada durum anlaşılmış ve sıralama düzeltilmiş.

*** Kulüp ilk adını kurulduğu binadan almış, Dial Square. Daha sonra Royal Arsenal olur. Profesyonelliğe geçerken, kulübün adında Royal sözcüğü kullanılamayacağından Woolwich Arsenal olarak değiştirilir. Sonra The Arsenal olur. Chapman “The” ibaresini atar. Rivayete göre -ZZ Top üyelerinin aksine- alfabetik sıralamalarda en başta olmak istemiş Chapman.

Etiketler: , ,

21 Aralık 2010 Salı

Bir Reklamın Anatomisi


İSMAİL ŞAYAN


Sessiz, sitemsiz almıştı Athletic Bilbao ilk forma reklamını. Yalnızca Barcelona kaldı derken akla en son gelecek yerden, İngiltere’den gelen haber şaşırtıcıydı. Bir Amerikalı’nın sahip olduğu Aston Villa, 2008 Temmuz’unda “toplumdan aldığımızın bir kısmını topluma geri vermemiz gerektiğine inanıyoruz” açıklamasıyla formasında “Acorns Children’s Hospice” isimli hayır kurumunun reklamını bedelsiz taşıyacağını duyuruyordu. Kuruma yapılan diğer yardımlar da sürecekti. İki yıl direnebildiler ve bu sezonun başında onlar da rutine döndü sessizce. Tek istisna olan Barcelona, formasında taşıdığı Unicef logosu karşılığında kulübün yıllık futbol gelirinin binde yedisi oranında ödeme yapıyordu. Geçen hafta onlar da 1 Temmuz 2011’de başlayacak olan ilk yıl en az 45, sonraki yıllar en az 30’ar milyonluk yeni forma reklamı anlaşmasını duyurdu. Haberle birlikte sanal alemde nur topu gibi bir Katalan-Kastilyan savaşımız oldu. Ortalık ne sessizdi ne de sitemsiz.


Barcelona genel kurulu, forma reklamı konusunda yetkiyi 2003’te yönetim kuruluna devretmiş, başkan Laporta forma reklamı için bazı görüşmeler yapmış, sonra konu rafa kaldırılmış, alınan yetki kullanılmamıştı. O gün elbet gelecekti ama Rosell hızlı çıktı. Yedi yıldır buzdolabında olan yetkiyi, görevde altı ayı doldurmadan kullandı.


Barcelona’da bir süredir tuhaf gelişmeler vardı. 6 Temmuz’da Rosell, Laporta’nın başvurusunu yaptığı 150 milyonluk kredi için anlaşmaya yakın olduklarını açıklarken Laporta yönetiminin planladığını iddia ettiği üyelik aidatı ve bilet zamlarının yapılmayacağını müjdeliyordu. İlginç bir detay vardı açıklamada: Mediapro’dan yayın hakları için Real Madrid’in yaptığı gibi yazılı bir garanti alınmamıştı ve ödemelerdeki aksamaya karşın, sözlü garantilerle vaziyet idare ediliyordu. Bu arada Fabregas transferi hikâyesinin peşinde olan BBC, 7 Temmuz’daki haberinde kulübün oyunculara Haziran maaşlarını ödeyemediğini duyururken, 10 Temmuz’da geçtiği haberde bombayı patlattı: Genel kurulda açıklanan gelir giderle, Deloitte denetiminde şekillenen arasında ilk verilere göre büyük bir fark var.


14 Temmuz’da 155 milyonluk kredi anlaşması yapıldı. 27 Temmuz günü yeni yönetimin mali işler sorumlusu Javier Faus; önceki yönetimin genel kurulda verdiği rakamların gerçeği yansıtmadığını, denetim sonucuna göre gelirin 446 değil 409, giderin 429 değil 478 milyon olduğunu kulüp resmi sitesinden duyurdu. Ortada kâr değil, büyük zarar vardı. Faus; kulübün likidite sorunu olmadığını, ödemesi peşin yapılan David Villa transferinden sonra bile 89 milyon € transfer bütçeleri olduğunu vurguladı. Genel kurulda üyelere yalan söylenmişti ancak Faus dahi Laporta yönetiminin hesaplarda bir oynama yapmadığını kabul ediyordu. Faizlerle birlikte ortaya çıkan rakam ise 89,1 milyondu: Mes Que un Fark(!)



Rakamlarla kafa şişirmeyelim. Fark değerlemelerde. Kulübün kasasını doğrudan etkilediğini söyleyemeyiz. Sogecable ile süren yargı sürecindeki anlaşmazlığın karşılığında nasıl bir değerleme yapılacağı(fark 38 milyon), gayrimenkul değerlemeleri, Henry’nin ayrılışı ile ortadan kalkan yıllık ücretinin hangi mâli yıla dahil olması gerektiği konuları farkın dörtte üçünü oluşturuyor. Peki kredibilite ve nakit akışı yaralanmadığı halde, kağıt üzerindeki fark yüzünden neden patırtı kopuyor? Çünkü Diyojen elinde feneriyle bile arasa iyi niyet bulamaz. Aynı rakamlarla Laporta pembe bir tablo çizebilmek için elinden geleni yaparken, Rosell her yeni yöneticinin en eski ezberi olan “enkaz devraldık” edebiyatının uç noktalarında geziniyor. İki taraf da yorumunda rakamları olabildiğince kendi önüne çekiyor. Unutmadan, kulüp sitesindeki haber ışığında şunu ekleyelim: Yıllık gelirin üçte birini oluşturan bir konuda yazılı garanti almamak, mes q… düpedüz saçmalık işte.


Rakamların detaylarını tam bilmesek de borç konusunda Rosell’in felaket tellallığı yaptığı açık. Faus, muhasebe sistemini sonuna kadar sömürerek konabilecek en tuhaf kıstası koyup rakamı olabildiğince büyük göstermeye çabalıyor. Faust(!)un ortalığı velveleye verdiği brüt 552 milyonu diğer kulüplerle karşılaştıralım: Rakam Real Madrid için 700, Liverpool için 600 milyon civarındayken Man Utd için 1,1 milyar. Ayrıca andığımız kulüplerin bu düzeydeki borçlarında birincil derecede önemli olan boyutu değil… vadesi(valla bak). Bu örnekleri baz alırsak Liverpool’un borcu, kısa vadesinden ötürü United’ınkine kıyasla çok daha büyük bir sorun. Net borç ayrı terane... Britanya tanımına göre net borç 20 milyon. İspanyol tanımı çekebildiğin kadar uzuyor. Uefa tanımına göre tam rakamı vermek, diğer kulüplerle tüm borç ve alacak ilişkilerini bilmeyi gerektirdiğinden mümkün değil, tahmini 75. Her ne kadar Barcelona’nın gelirinin, ödemeleri çekip çevireceği görülse de borçlarda artış olduğu yadsınamaz. Ve borç, hedeflenen gelirin üzerine çıkıldığı halde artmış. Çünkü sorun giderlerde. Ayrı bir yazıyla ele almayı planladığımız ve tüm kulüpler için mutlaka üzerinde durulması gereken bir konu, meselenin can alıcı noktası:




2009’da
Aceto Balsamico için Deloitte Football Money League çerçevesinde Barcelona’yı yazarken Laporta’nın ücretler konusundaki tutumunu övmüştük. Yaptığı ilk işlerden biri kadronun yıllık maliyetinin kulüp gelirine oranını rayına oturtmaktı ve 2003’te aldığı çivisi çıkık %89’u, iki yılda %53’e kadar düşürmüştü.


Laporta’nın kontrolü bu noktada kaybetmesi tuhaf, düpedüz kendini inkâr etmiş. Akıl alır gibi değil ama ücretler 5 yılda %139 artarak kulübün gelir artışını hiç etmiş. Maaşların gelire oranı %68’e ulaşmış durumda. 2005 yılında 110 milyon olan ücretler 2010’da 263 milyona fırlamış ve 208 milyondan 387 milyona ulaşan faaliyet gelirinin -DFML kulüpleri birincisi- muhteşem artışının %85’ini emmiş. Barcelona’nın 263 milyonuna karşılık Real Madrid’in tahmini maaş giderinin 190 milyon olması durumun vahametini daha iyi anlatıyor. Üstelik İspanya’da vergi %23 iken verginin %50 olduğu İngiltere’de maaş/gelir oranı Arsenal için %46, United için %44 seviyesinde(aynı vergi uygulanırsa Barcelona için oran %83 oluyor). Meredith’in 103 yıl önce başlattığı isyanın geldiği yere bak!


Barcelona bu gidişatı değiştirmezse Avrupa Kupaları dışında kalmaya adım adım gidiyor demektir. 2012’den itibaren UEFA, “Platini Kriterleri”(ki hikayesi ayrı bir yazı konusudur) çerçevesinde bu oranın %70’i aştığı kulüplere Avrupa Kupaları’na katılım izni vermeyecek. Guardiola’nın kalmasını istediği halde gönderilen “sessiz Ukraynalı”(Chygrynskiy Memedali Beey) ve İbra’nın ücretinden -satış zararlarını da sineye çekerek- kurtulmak, hatta İbrahimovic’in(geçen sezonki yıllık maaşı 12, vergisi 3, primlerle toplam maliyeti 19 milyon) satışını ilginç bir anlaşmayla yapmak da yeterli olmayabilir.


Şunu da belirtelim: Kulüp, 2003’teki yeniden yapılanmada ücretlerin kabaca üçte birini performans eksenine oturtmuştu. Başarısızlığa karşı alınan bu tedbirin yararı da görüldü ancak ilginçtir, işin zıt yönü pek hesaplanmamış. Hedeflenen gelirin fazlasına ulaşılmasına karşın, kupalar toplandıkça bol keseden primlerle şişen ödemeler “kendi başarısını yönetememe” vakasına yol açmış. Yine de Jeep tatsızlığı çıkmaması iyi bir şey ama...



Ortada Rosell’in “avizelerimiz mavizelerimiz her şeyimiz eksik” demesini gerektiren bir tablo yok. Laporta döneminde mâli açıdan geriye gidildiği de söylenemez. Ancak bazı ciddî sorunlar olduğu kabul edilmeli. Ücret ve prim ödemelerinde şiraze kaymış. Doğru teşhis ve doğru tedaviyle başlayıp, rahatlayınca ipin ucunu kaçıran bir cömertliğe bürünmesi, “aşırı doz Katalan milliyetçiliği” eleştirilerini de göz önüne alırsak Laporta’nın biraz kendi politik geleceğine de yatırım yapmış olabileceği akla gelmiyor değil.


Yetki 2003’te kullanılsaydı rakam bu düzeye çıkmayabilirdi. “Bundan iyisi Doha’da kayısı” düşüncesiyle eldeki iyi teklif değerlendirilmiş veya görkemli El Clasico zaferinin ardından tepe noktanın bulunduğu düşünülmüş olabilir. Bitmeyen şarkı Fabregas veya başka bir hamle için manevra alanı genişletilmeye çalışılmış da olabilir. Forma reklamı ne “olmazsa olmaz”dı ne de gereksiz. Elini uzatıp ortada duran parayı almayı yeğledi Rosell.


Yine vurgulayalım, geçmişte örneklerini de gördük ki ücretler belli bir noktayı geçtikten sonra geri dönüş çok zor. Şu ana kadar üretilebilmiş yegâne çözüm ise kadroyu yeniden yapılandırmak. Rijkaard dönemi Barcelona’sı ve ücret indirimi ile istediğini tam elde edemeyip bu yola giren Borussia Dortmund ilk akla gelenler. Bölüm sonu canavarına yenik düşenler arasında ise geçmişten Leeds, yakın dönemden Portsmouth sayılabilir.



“Diğerleri Ballon D’Or(Altın Top) kazananları satın almak zorundadırlar, biz ise yaratırız. Bizimki bir altyapı sistemidir, Real Madrid’inki cüzdan” demişti Laporta… Kadroların yıllık maliyetlerini karşılaştırınca “Abi, bir daha düşünün isterseniz” diyesi geliyor insanın. Arada ekonomik kriz dünyayı sallamışken, Guardiola ile lig şampiyonu olup ŞL yarı finalinde elenen kadroya, Rijkaard ile lig şampiyonu olup ŞL kazanan kadrodan %61 daha fazla ödendiyse ve ikisi arasındaki süre yalnızca dört yılsa, şapkayı önünüze koyup düşünmenin vakti gelmiş de geçiyor demektir. Şu “kadroyu yeniden yapılandırma” lafı da seni heveslendirmesin Jose, şimdilik daha çok çalışmaktan başka çaren yok…


Not: Yapımda ve yayında emeği geçen BBC, The Swiss Ramble, Deloitte arşivi ve Barcelona resmi sitesi başta olmak üzere tüm kaynaklara teşekkürü borç biliriz.

Etiketler: ,