7 Temmuz 2010 Çarşamba

Uruguay 2 - 3 Hollanda



Uruguay'ın çeyrek finalde Gana ile oynadığı maçtan sonra iyice daralan kadrosunda Oscar Tabarez'in yapacağı ince ayarlar, sahaya süreceği 11 ve seçeceği formasyonun Hollanda maçının gidişatı açısından önemi büyüktü. Luis Suarez ve Fucile'nin eksikliği kenarda kullanılabilecek oyuncu sayısını kısıtlanmış ve olası bir 4-4-2'de en az 1 kenar oyuncsunun devşirme olmasını mecbur kılıyordu. Üstelik Tabarez'in çözmesi gereken bir de Robben denklemi vardı. Martin Caceres'i kadroda görünce zihnim hepten bulandı. Caceres'in stoper oynaması durumunda Alvaro Pereira sol beke geçecek ve Uruguay turnuvada siftahı yaptıkları Fransa karşısındaki 5-3-2'ye dönecekti. Caceres'in sol bek oynaması durumunda Uruguay 4'lü savunma oynayacak ve Alvaro Pereira'yı önde değerlendirecekti. Caceres'in dağınık ve kırmızı kart görmeye elverişli yapısı, Robben karşısındaki hız ve hamle zaafından ötürü Caceres'in stoper oynadığı 5-3-2 bence daha mantıklıydı ancak Oscar Tabarez risk alarak 4'lü alternatifi seçti. Sanırım Hollanda bekindeki Boulahrouz / Van der Wiel değişikliğini düşünerek bu kararı verdi. Zira Hollanda sağındaki bu değişim, o kanadın hücum kalitesini teorik olarak düşürüyor ve Alvaro Pereira'nın gerektiğinde Caceres'e yardım getirebilmesine imkan tanıyordu. Üstelik hücumda da Alvaro Pereira'nın hızından, dripling yeteneğinden ve gücünden faydalanacak bir ortam yaratıyordu. Tabarez'den beklemediğim derece cesur ama akıllıca bir plandı.

Maçın başlamasıyla birlikte, Uruguay forvetlerinin savunmaya baskı yapmaması Hollanda'ya topa daha fazla sahip olma şansı tanıyordu. Hollanda yeni oyun anlayışında topa sahip olmayı gütmektense, topu rakibe verip boşluk kovalamayı sevdiği için bu işine gelmiyor. Üstelik Uruguay beklediği için Hollanda'nın bütün tehditlerine karşı (başta Alvaro Pereira'nın rakibin en büyük hücum silahı Robben'i tutan beki Caceres'e olmak üzere ) yardım getirebiliyordu. Hollanda böylece etkisiz kalırken, Tabarez'in Uruguay'ı Marwijk planını çalarak 2. bölgede kaptıkları toplar ve Forlan'ın da hareketli oyunuyla Alvaro Pereiralı kontra hücum planını işletebiliyordu. Uruguay'ın ilk 10 dakikalık bölümde Alvaro Pereira ile yaptığı gol girişimi ve Cavani'nin yanlış ofsayt bayrağıyla kesilen atağı ile bu plan nispeten sahaya yansıdı. Suarez sahada olup, Forlan geriden topları kullanabilseydi daha da etkili olabilirlerdi. Çeyrek finalde Brezilya'nın Kaka ve Robinho ile yaptığı gibi. Oysa Gargano'nun çabası bu anlamda yetmedi. Forlan geriye gelip top almak zorunda kaldı, Cavani ileride tek kaldı ve Uruguay hücumları cılız kaldı.

Robben'in etkisizliğiyle hücum opsiyonu azalan Hollanda, Sneijder'in sürekli sola kaykılarak ortasahayı 1 kişi eksik bırakan oyunu ve Van Persie'nin tek santrforun gereklerini yapamaması, çok statik oynaması nedeniyle pozisyon bulamıyordu. Oyun sıkışmıştı. Sıkışan oyunu açan, 18. dakikada Van Bronckhorst'un sol çaprazdan attığı 30 metrelik şahane şut oldu. 1994'te Hagi'nin Kolombiya'ya attığı golün karbon kopyasıydı. Oyundaki tüm dengeler bu golle değişti. Maç bu kez Marwijk'in istediği gibi gelişmeye, Hollanda top hakimiyetini rakibine verip daha fazla alan bulmaya başladı. Eğer turuncular topu biraz çabuk çevirebilselerdi Robben ve Van Persie için uygun ortamı yaratabilirlerdi. Garantici davranarak bu şanslarını kullanamadılar. Forlan'ın devre sonuna doğru attığı enfes uzaktan gol ile de avantajlarını kaybettiler.

Marwijk ikinci devreye, savunmanın içine girerek oynayan De Zeeuw'u oyundan çıkararak başladı. De Zeeuw'un mevkisine Van Bommel'i çekerek, önde Rafael van der Vaart'ın bireysel yeteneğinden faydalanmak istedi ama bu değişiklik Hollanda'yı negatif etkiledi. 4-1-4-1 formasyonunda nicelik olarak ortasahada bir kişi daha eksildiler. Böylece Gargano'ya hücuma destek verme şansı doğdu. Oscar Tabarez için vurucu hamleyi yapma zamanıydı. Oyunu biraz izledikten sonra Gargano'nun niteliksel zaafının farkına varıp, kuru kalabalık olan ortasahasından bir kişi eksilterek Abreu'yu oyuna alabilirdi. Bu sayede Forlan'ı daha önceki maçlarda olduğu gibi, baklavanın en ucuna çekerek daha derin oynamasını sağlayabilir ve Uruguay galibiyet golünü bulabilirdi. Maç da böylece Uruguay'ın istediği karaktere bürünebilirdi. Oysa Tabarez bu riski almadı, oyunu kendi akışına bıraktı. Uruguay'ın bu sıradaki atakları da, kalabalık olmalarına rağmen ortasahadaki beceri sorunu yüzünden sonuca ulaşamadı.

Hollanda yine yeni yeniden tıkanan oyunda, 70. dakikada Sneijder ile ofsayt kokan bir şans golü buldu. 3 dakika sonra da 4-2-3-1'in oynanma sebebi olan uzak forvet golünü attılar. Sol dış Kuyt ortaladı, sağ dış Robben kafayı vurdu ve maç 3-1 oldu. Abreu 78.dakikada son umut olarak oyuna girmesi, stand-by pozisyonuna geçerek kontra kovalayan Hollanda'ya daha fazla alan tanımaktan başka bir işe yaramıyordu ki; Maxi Pereira'nın 90+2'deki golüyle heyecanlanmaya başladık. Ölüme mahkum hastayı son bir gayret, şokla hayata döndürmek isteyen bir doktorun çırpınışı vardı sahada. Her Uruguaylı oyuncu kendi dirilişi için mücadele ediyordu.

Nabız almaya en yaklaştıkları an 90+4 idi. Diego Perez soldan gelen ortayı kontrol etmek yerine, ayağını yatırarak vurmayı denese futbol mucizelerinden birini daha yazabilirdi ama Diego Perez topu kontrol etti, Hollanda savunması çoğalarak vuruş açısı vermedi ve maç bitti.

Hollanda 32 sene sonra Dünya Kupası'nda final oynayacak. Bert van Marwijk'in takımının hususi olarak seyredilecek, sempati duyulacak bir tarafı yok. Bizim gibi birkaç taktik deli sadece ama Hollanda artık kazanıyor. 1994 Brezilya'sına bu anlamda çok benziyorlar. Kendi ezberlerini bozarak, 50 yıllık futbol kültürlerini bir kenara koyarak finale kadar geldiler. Finali, aynı şekilde kendi ezberini bozan ve benim bile sempatimi kazanan Löw'ün Almanya'sı ile oynarlarsa hem taktik hem de tarihi açıdan zengin bir maç olacağı kesin.

Uruguay'ın çeyrek finalde hayrını gördüğü direk şansı bu kez canını feci yaktı. 3 golü de direkler içeri aldı. 60 sene sonra tarihi tekrar yazamadı Güneş'in çocukları. Eduardo Galeano elbette bu güzel takımın tarihini yazacaktır. Gölgede ya da güneşte...

Etiketler: ,

4 Temmuz 2010 Pazar

Paraguay 0 - 1 İspanya



Dünya Kupası'nın doğal favorilerinden biri tarihte pek görülmediği üzere İspanya idi. El Roja, Luis Aragones'in Barcelona'nın çekirdeği üzerine yaptığı eklemelerle Euro 2008'i domine ederek kazanmıştı. Del Bosque'nin İspanya'sını ve Paraguay maçını anlatmadan önce 2008'e kısa bir dönüş yerinde olur.

Aragones ortasahadaki derin ve mega kalite iç rotasyonu ve istim üzerindeki David Villa & Torres ikilisine güvenerek İspanya'yı, Euro 2008 boyunca kanatsız bir 4-1-3-2 oynatmıştı. Marcos Senna'nın önünde Xavi - Iniesta ve David Silva üçlüsü ilerideki David Villa ve Torres ikilisinin hareketli oyunları sayesinde yay çevresindeki pas yollarını çeşitlendirip oyunda mutlak hakimiyet kuruyorlar ve beklerin de kulvarlarını açıp müthiş akıcı bir hücum oyunu oynuyorlardı. Luis Aragones yeterli skoru aldığı zaman ileri ikiliden birini çıkarıp ortasahayı 4'leyerek 4-1-4-1'e dönüyor ve oyunu fazla yorulmadan bitiriyordu. Güle oynaya da şampiyon oldular.

Görevi devralan Del Bosque ise bu yapıyı bozdu. Luis Aragones'in skoru elde ettikten sonra döndüğü düzene çarpık bir açılım getirerek geçiş yaptı. Asimetrik bir saha içi yayılımıyla 4-1-4-1 ile 4-3-3 arası bir garabeti takıma yerleştirmeyi deniyor. David Villa'yı sol çizgiden içeri kat ettirerek, ters taraftan gelişen ataklarda yapacağı koşularla kullanıyor. David Silva'yı takımdan keserek yerine daha defansif, daha statik, daha mücadeleci ama daha kötü pas yapıp, daha az yaratıcı olan Xabi Alonso'yu monte etti. Iniesta'yı da merkezden biraz daha sağa kaydırdı. Sergen Yalçın tabiriyle Busquets bir Senna değil. Bu değişimler ve tercih hataları İspanya'nın kompakt yapısını bozarak pas kalitesini düşürdü. Torres'in duvar olmayı reddeden ve yüzü dönük oynayan karakteriyle Xavi'nin pas seçenekleri azaldı. Ortasahadan cezasahasına yapılan koşular rakip tarafından kontrol edilebilir duruma geldi. Kanat bekleri Sergio Ramos ve Capdevilla'nın kulvarları, kenarlara yakın oynayan Iniesta ve David Villa'nın markajcıları Morel ve Veron'un takibiyle doldu ve boş alan yaratılamadı. Euro 2008'in yağ gibi akan İspanya'sı kabızlaştı.

Del Bosque bu defa Paraguay maçına Euro 2008 formasyonuyla, hatta biraz 4-1-2-1-2'ye kaçan bir dizilişle başladı. Sadece Iniesta kenara daha yakındı. Ama Xabi Alonso ve Busquets'in varlığının İspanya'nın pas oyunu ve temposu üzerindeki negatif etkisi devam etti. Uzun süre kaleye gidemedikleri gibi ortasahada kaptırdıkları toplar Cardozo'nun yönetiminde Valdez ve Santana ile pozisyon olarak kalelerine geri döndü. Fenerbahçe'nin geçen sezon Kasımpaşa maçında aynı dizilişle içte kullandığı Selçuk ve Cristian yaşadığı problemleri yaşadılar. Del Bosque fazla ısrar etmedi ama David Villa'yı sola kaydırmak İspanya'nın hücumdaki etkisizliğine çare olmadı.

Del Bosque'den güçlü kulübesini kullanarak bu durumu değiştirmek için hep bir hamle bekledim. Sınırsız opsiyonu vardı.

Mevcut düzende Paraguay tandemi arasında kaybolan Torres'i çıkarıp yerine Şili maçında çok iyi iş yapan Llorente'yi düşünebilirdi. Torres'i oyunda tutup David Villa'yı ortaya yaklaştırarak, Busquets&Xabi Alonso ikilisinden birinin yerine içe David Silva veya Fabregas'ı alıp 4-1-3-2'ye dönebilirdi. Hiç olmadı David Villa'yı merkeze çekerek Xavi'yi Iniesta ile birlikte içe alır, iki önliberodan biri yerine Mata, Navas, Pedro'dan birini sürererek saf 4-3-3 oynayabilirdi.

İlk hamle 56'da Fabregas ile geldi. Torres çıktı, David Villa ortaya geçti. İspanya yavaş yavaş hareketlenir diye düşünürken Pique aptalca bir penaltı yaptı. Paraguay penaltıyı gole çevirebilseydi, İspanya'nın bu değişikliğini anlamsızlaştıracak ve Del Bosque mecburen ikinci forvetini oyuna sürecekti. Cardozo penaltıyı kaçırdı. 3 dakika sonra penaltıyı bu kez İspanya kazandı. Oyunun bütün dengeleri 3 dakika ters yüz olabilirdi ama Xabi Alonso da kaçırdı. Karma kendi içinde karma yarattı.

David Villa'nın rol değişikliği tesirini gösterdi. Xavi ve Iniesta yay etrafında daha fazla gezinmeye başladılar. Gerardo Martino 64 ve 72. dakikalarda kenarlarda oynayan Valdez ve Barreto'yu çıkarıp yerlerine Vera ve Santa Cruz'u almasıyla takımı ortaya kümeledi. Roque Santa Cruz'u gezdirmek yerine en uçta statik oynatarak, Cardozo'yu forvet arkasına çekmesi ve 75'te Del Bosque'nin karşı hamle olarak Pedro'yu oyuna sürerek saf 4-3-3'e dönmesiyle İspanya kenarlarda boş alan buldu. Sergio Ramos ve Capdevilla bekten destek vermeye başladılar.

Paraguay ne kadar ortaya kümelense de, Del Bosque'nin oyunu enlemesine açan bu karşı değişiklikleri Iniesta'nın Paraguay savunmasını ortasahadan başlayan bir koşuyla göbekten delmesine imkan tanıdı. David Villa da iki direğe tuşlatarak golü attı. Gerardo Martino kalan dakikalarda son kozu olan Lucas Barrios'u oynadı ve havadan İspanya savunmasını aşmaya çalıştı ama başarılı olamadı.

İspanya'nın yarı finaldeki rakibi turnuvanın açık ara en iyi takımı Almanya. İspanyollar eğer Almanya'yı yenmek istiyorsa Del Bosque'nin A planından vazgeçmesi gerekiyor. Bu düzen rakibi durdurmak için kafi ama takım halinde iyi savunma yapan Almanya'yı açmak için güdük kalır. Del Bosque'nin Paraguay maçının sonundaki 4-3-3'e ya da Aragones döneminin 4-1-3-2'sine sarılması şanslarını arttıracaktır.

Etiketler: ,

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Arjantin 0 - 4 Almanya



Maradona turnuva öncesinde hem elemelerde, hem hazırlık maçlarında Arjantin üzerinde sayısız deney yaptı. 100'den fazla oyuncu çağırdı. Messi, Tevez, Agüero gibi uluslararası yıldızlarını dahi birçok farklı formasyonda farklı mevkilerde denedi. İşler o kadar sarpa sardı ki, neredeyse Güney Afrika'ya gelemeyeceklerdi. Doğrusu ben bu kadar deneyden sonra, Maradona'nın doğruyu bulabileceği ve Arjantin'in problemlerine çözüm getirecek çareleri üretebileceği konusunda ümit sahibiydim. Yanıldım. Maradona'nın bunca deneyin ardından ulaştığı sonuç 4-1-2-1-2 ve Zanetti&Cambiasso ikilisinin kadroya alınmaması gerektiği oldu.Ve bu tercihler Arjantin'in sonunu hazırladı.

Maradona'nın yönetiminde Arjantin oyunu geniş alanda kabul ederek; Messi, Tevez, Higuain, Di Maria ve Maxi gibi driplingcilerin yelpaze gibi açılıp, çok çabuk kaleye akabilen stilleriyle sonuca ulaşmaya çalışan bir takım olmak istedi. Seçilen gidiş yolu 4-1-2-1-2'ydi. Barcelona'da kanatlardan forvete destek veren Messi, bu yeni düzende pas yeteneği sayesinde ortaya alındı. Ve hem yatay hem de dikey düzlemde özgürlük tanınarak oyunun merkezine yerleştirildi. Turnuva boyunca deliciliğini de gösterdi; ama Arjantin hücumdaki bu yüksek kalitesiyle beklenen oranda yaratıcı ve üretken olamadı.

Biraz tekrar olacak ama 4-1-2-1-2 için olmazsa olmaz 2 unsur var. Bu dizilişte geri dörtlünün kanatlarındaki beklerin ve önliberonun önündeki içlerin dayanıklı ve oyunu iki cezasahası arasında oynayabilecek savunma ve hücum yeteneklerine sahip olmaları şart. Maradona'nın elinde ne bu tarz iki bek, ne iki iç oyuncusu var. Heinze ve Otamendi stoperden bozma savunma bekleri. Hücuma katkıları kısıtlı. Turnuvanın başında sağ bekte Gutierrez'i denemiş ve onun da savunma basiretsizliği yüzünden 2 maç sonra Otamendi'ye dönmüştü. Mascherano'nun önünde iç oynayan Di Maria ve Maxi Rodriguez'in orijinleri de açık. Hücum edebiliyorlar ama oyun bilgileri savunma da pozisyon alıp, beklere yardım edecek, kademelerine girecek kadar gelişmiş değil. Arjantin dizilişin temel direği olan 2 büyük eksik yüzünden sahada hiçbir zaman takım görüntüsü vermedi. Bunu tersine çevirebilecek tek unsur rakip savunma ve ortasahaya pres yapmak ama Arjantin'in böyle bir yetisi de yok. Bu yüzden turnuva boyunca hatları birbirinden kopuk, 5+5 gibi oynayan bir yıldızlar topluluğundan öteye gidemediler.Çeyrek finale giden yolda en büyük avantajları bireysel yeteneklerin ani patlamalarıyla öne geçip, sonrasında doğan boşlukları değerlendirmek oldu. Kapasitesi düşük olan Nijerya, Yunanistan, G.Kore, Meksika gibi rakipler karşısında, ultra yetenek farkının da katkısıyla bunu başardılar. Almanya karşısında ise hem dağınık yapıları, hem de rakip açıklar Podolski ve Müller'in savunmalarına yaptıkları yardımların da etkisiyle hiç alan bulamadıkları gibi, lk kez bir maçta geriye düştüler. Bütün defolar da ortaya çıktı.

Arjantin'in sahadaki bu görüntüsünün daha iyi anlaşılabilmesi için Türkiye'den bir örnek yerinde olur. Maradona'nın Arjantin deneyinin bir benzerini, Zico 2006-07 sezonunun başında Fenerbahçe'de yapıyordu. Aurelio'nun önünde Tümer ve Mehmet Yozgatlı'yı oynatıyordu. Kanat beklerinde de solda Ümit Özat ve sağda önce Kerim Zengin'i sonra da Önder Turacı'yı kullanmıştı. Fenerbahçe bu düzenle Torshavn, Erciyes gibi çapsız takımları ilerideki Alex - Tuncay - Semih üçlüsüyle gol manyağı yaparken Dinamo Kiev, Sakarya, Bursa gibi biraz derli toplu takımlar karşısında kalitesine yakışmayacak sonuçlar almıştı. Lige üstüste puan kayıplarıyla girmekle kalmamış, Şampiyonlar Ligi'nden de elenmişti. Zico tercihlerinden Newcastle maçında vazgeçti ve kulübü bir sene sonra Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final yoluna sokacak ilk adımı attı.

Maradona'nın bu kadar fazla zamanı yoktu ama durumu anlaması için gerekli sinyaller çoktan gönderilmişti. Oysa izlemekle yetindi. Futbol acımasız. Arjantin 4 yerken, Maradona'nın kadroya almadığı Zanetti ve Cambiasso'nun yoklukları da çok hissedildi. Heinze'nin tarzı her ne kadar 60'lardan kalma olsa da, pozisyonunun gereklerini en azından savunmada yapabiliyor. Otamendi için aynısını söyleyemeyeceğim. Stoperde oynadığında çabukluğu ve vasatın üstündeki hızıyla iyi bir opsiyon olan Otamendi, beke geçtiği zaman bu seviyede Önder Turacı kadar kifayetsizleşiyor. Bu yüzden Almanya'nın 4 golünün de Otamendi'nin kanadından gelmesi şanssızlık değil, oyunun kendi içinde yarattığı bir karma. Ve şüphesiz Löw'ün teknik direktörlük becerisi.

Almanya turnuvanın 4-2-3-1'i en iyi oynayan takımı. Santrfor oyununu çok iyi bilen Klose, arkasında hem yaratıcılığı hem devamlılığı üst düzey olan Mesut, kanatlardan hem dripling ile hem de çapraz koşularla cezasahasına birer forvet gibi yerleşebilen ve şut tehditleri de olan Podolski & Müller ikilisi, ortasahanın ortasında alanı çok iyi paylaşan, top hakimiyetleri yüksek ve oyuna her yönüyle katkı yapabilen Schweinsteiger ve Khedira ile Almanya hem çağdaş hem de seyir zevki yüksek maçlar izlettiler.

Arjantin'e karşı bugüne kadar hiçbir maçta bulamadıkları boşlukları boldular ama devreyi sadece 1-0 önde kapatabildiler. Maradona eğer Maxi - Di Maria ikilisinden birini kanada çekip, diğerinin yerine de bir ortasaha oyuncusu alıp 4-2-3-1'e dönse Arjantin oyunda kalabilirdi. Almanya cömertliğinin bedelini tıpkı Brezilya gibi ödeyebilirdi. Maradona'nın tek yapabildiği ise Maxi ve Di Maria'nın yerlerini değiştirip, bu ikilinin içeriye katlarından bulacağı şut imkanlarından faydalanmak oldu. Almanya'nın kendini geriye çekmesiyle birkaç fırsat da yakaladılar ama net pozisyon üretemediler. Üstelik savunmayı ileri çıkarıp daha dar bir alanda oynamak zorunda kaldıkları için Almanya oyunun devamında çok daha fazla boşluk buldu ve farka gitti.

Schweinsteiger maçın yıldızıydı. Ortasahadaki oyunu yavaş yavaş Xavi klasına yaklaşmaya başladı.

İspanya'nın turu geçmesi durumunda Almanya'nın bize hem taktik hem de seyir açısından dolu dolu bir maç daha izleteceğinden eminim. Bir gün kendimi bunu derken düşünemezdim ama oluyor işte.

Über alles Deutschland.

Etiketler: ,

2 Temmuz 2010 Cuma

Hollanda 2 - 1 Brezilya



Hemen aşağıdaki maç öncesi yazısından bir alıntıyla yazıya giriş yapayım. "Hakem şanssızlığı ve duran top gibi tahmin edilemeyecek faktörleri bir kenara koyarsak maçın düğümü için en kilit eşleşmeler bu bölgede ve Brezilya favori."

Brezilya ilk yarıyı domine edip 2-3 fark bulabileceği maçta, ikinci yarıda yediği 2 duran top golüyle (1'i kendi kalesine) maçı 2-1 kaybetti ve Hollanda yarı finale çıktı. Maçın taktik görüntüsü ve gidişatı, ilk yarı için maç öncesi yazısında tahmin ettiğim gibi oldu. Kale + savunma dörtlülüleri zaten Hollanda'ya göre daha iyiydi. Ortasahada da Dani Alves'in enerjisiyle Hollanda'yı presle bozup Hollanda'nın çıkmasını engellediler. Bu oyunda Marwijk'in tek planı olan kontralarda da Robben'e de sürekli yardım getirerek Hollanda'yı hücum ettirmediler. Sneijder'ın forvet arkası rolünü bırakıp sola devrilmesi ve takımın yerleşimini bozması duruma Hollanda için vaziyete iyice tüy dikti. Hollanda için ne 4-2-3-1, ne 4-3-3 oynadılar diyebiliyorum. 4-2-4 gibi duran,De Jong ve Van Bommel ikilisinin ortasahada yalnız kaldığı belirsiz, asimetrik bir diziliş. Brezilya ilk yarıda bu boşlukları Kaka, Maicon ve Robinho ile çok iyi kullandı. En çok istedikleri şey oldu ve maçın başında Robinho'nun sistem ürünü golüyle 1-0 öne geçtiler; ama bir türlü 2. golü bulamamaları Hollanda'nın umutlarını taze tuttu.

Brezilya'nın Hollanda'yı böyle grogi durumda yakalamışken, 2. devre başında nakavt ederek maçı bitirmesini bekliyordum ama Dunga muhafazakar olmayı tercih etti. Brezilya'nın 2. devreye tutucu ve kontrollü başlaması sayesinde, Hollanda top hakimiyetlerini arttırıp, rakip yarısahada daha fazla gözükmeye başladı. Etkili olamadılar, net pozisyon bulamadılar belki ama ilk yarıda hiç yakalayamadıkları şansı duran toplardan da olsa buldular. Brezilya'ya cezayı da 15 dakika içinde 2 golle kestiler. 2-1'den sonra roller değişti. Hollanda kaçan, Brezilya kovalayan duruma düştü. Robben açılan Brezilya savunmasına karşı bolbol birebir yakaladı. İlk yarıda fırsatını bulduğu an Bastos'a sarı kart aldırmıştı, bu kez Felipe Melo'yu oyundan attırdı. Bundan sonrasında Hollanda'nın aman gol yemeyeyim düşüncesiyle vakit geçirişini, oyunu soğutmasını, Brezilya'nın panik ataklarını ve Dunga'nın da takım geriye düştüğü zaman hiçbir planı olmayışını izledik.

Turnuva öncesinde seçtiği kadrodan ötürü çok eleştirilmişti Dunga. Gilberto tercihini hiç anlamamıştım mesela. Yıllarca sol bek oynamasına rağmen, yavaşladığı için son 2 senedir 10 numara gibi oynuyordu. As takımda orijini sol açık olan Bastos varken, yedekte hiç seçenek bırakmak anlamsızdı. NTVSPOR'un falso projesinde takımın yumuşak karnı olarak sol kulvarı göstermem bu yüzdendi. Sağı güçlü olan Fildişi Sahili ve Portekiz istikrarsızlıkları yüzünden bunu değerlendirememişti ama Hollanda değerlendirdi. İki duran topta Brezilya'nın solundan gelişen ataklarla kazanıldı.

Elano - Kaka - Robinho - Luis Fabiano dörtlüsünün formsuz geçen sezonlarından sonra; Dunga'nın bu 4'lünün yedeklerini de formsuz ve teknik yaratıcılığı düşük oyunculardan seçmesi diğer eleştiri noktasıydı. Elano'nun sakatlığı, Ramires'in cezalı duruma düşmesi, Julio Baptista'nın formsuzluğu derken Dunga kendi elini kolunu bağladı. Bugün, bu yüzden takımı 2-1 geride olmasına rağmen 3. değişikliği yapamadı. Kimi alacaktı ki ? Belki maçın sonunda şişirme toplar için Grafite'yi.

Hayatta karmaya inanan bir insanım ve birgün yediğin hurmalar gelip bir yerlerini tırmalıyor.

Bir de ilginç istatistik vereyim. Brezilya bugüne kadar Dünya Kupalarında 9 kez mavi formayla sahaya çıkmıştı. 7 galibiyet, 1 beraberlik, 1 mağlubiyetleri vardı. O mağlubiyeti de 1974'de Hollanda'ya karşı almışlardı. Bu 2 oldu. Yine Hollanda'ya yenildiler ve elendiler.

Geçmiş olsun, yılın bidonu Felipe Melo'ya da selam olsun.

Etiketler: ,

Brezilya vs. Hollanda



Hollanda her daim usta sanatkarların titizlikle ve büyük bir incelikle çalıştığı özgür ve hücumcu bir takımdı. Avrupa'nın Brezilya'sı yakıştırması Portekiz için yapılıyorsa da bence bu payeyi hakeden Hollanda'ydı. Oysa Brezilya'nın aksine Hollanda bugüne kadar bu bilindik karakteriyle, Euro 88 hariç hiçbir şey kazanamadı. Bert van Marwjik'in Hollanda'sı ise görülmemiş bir şekilde, klasik, defansif bir 4-2-3-1 oynuyor. Geri dörtlüde oynayan Van Bronckhorst, Mathijsen, Heitinga ve Van der Wiel hattını ben alıp da kendi tuttuğum takımın savunmasına koymam. İş savunma yapmaya geldiğinde her biri sakar ve hata payı yüksek oyuncular. Brezilya gibi rüştünü ispatlamış bir savunma hatları yok ve kaleci Stekelenburg da Julio Cesar gibi 1. sınıf bir kaleci değil. Hollanda'yı ilginç ve deneysel kılan da Marwijk'in bu 4'lüye güvenerek gücünü savunmadan alan bir Hollanda antitezi yaratıyor olması.

Hollanda'nın takım savunmasını defolu geri 4'lüye rağmen bu denli güçlü kılan Nigel De Jong ve Vam Bommel'in o savunmanın önündeki işlevi. Brezilya'daki Gilberto Silva ve Felipe Melo ile benzer rolü paylaşıyorlar. Takım savunmasına katkıları büyük. Brezilya'nın hiç çıkmayan ikilisinden farklı olarak, Van Bommel takım hücumdayken biraz daha girişken oynayıp, rakip yarısahada gözüküyor. Hollanda savunması sol kenarda oynayan, ve bir bek gibi ileri geri çalışabilen Kuyt ve Mourinho sayesinde Inter'de savunma ve pozisyon oyununu hayli geliştiren Sneijder'den de hatırı sayılır bir destek alıyorlar. Topa sahip olabildikleri zaman savunmada başlarına pek fazla iş açılmıyor. Çeyrek finale gelirken de rakipler Hollanda'yı hep bekledi. Savunmanın önündeki De Jong ve Vam Bommel istedikleri gibi top çevirdiler. Sadece Slovakya dönem dönem topa sahip olup, oyunu Hollanda yarı sahasında oynayabildi ama seçeneklerinin az olması yüzünden Hollanda geri dörtlüsünün sakarlıklarından faydalanabilecek kadar üretken olamadılar. Hollanda da temel planından şaşmadan ve kendini çok yormadan çeyrek finale kadar geldi.

Bert van Marwijk bu kez çok daha fazla bilinmeyi olan bir denklemi çözmek zorunda. Brezilya her ne kadar eskisi kadar şatafatlı olmasa da, Dunga'nın yaratttığı takım kendi içinde her probleme bugüne dek çözüm geliştirebildi. Kaka ve Robinho'nun düşük formları yüzünden rakip yarısahada o bildik dominasyonu kuramıyorlar ama beklerden adıkları destekle bu ikilinin patlayıcılığından faydalanıp Luis Fabiano'nun bitirmesi için gereken kontraları sağlamakta hayli ustalar. Şili'ye atılan 2. gol bu açıdan derslik.

Brezilya'nın bu karakteri yüzünden Hollanda'nın topa sahip olması bu maç özelinde önemini yitiriyor. Üstelik bir de şanssızlıkları var. Brezilya'da Elano yerine Dani Alves oynayacak. Elano olduğunda Brezilya oyuna daha iyi pas yapıp, takımın oyun zekasına büyük katkı yapıyor; ama Dani Alves'in varlığıyla Brezilya daha enerji ve güçlü oluyor. Brezilya'nın ortasahasından kopuk oynayan ve pres yapmayan ileri 4'lüsü, Hollanda maçında Dani Alves'in varlığıyla tek taraflı da olsa pres yapabilme yeteneğine sahip olacak. Turuncu'ların sevmediği ve bu maça kadar karşılaşmadığı bir tarz bu. Dani Alves'in varlığı Hollanda'nın sol bekinde oynayan Van Bronckhorst'a karşı takıma hız ve fizik avantajı da sağlayıyor. Geriden bir Maglev treni gibi gelen Maicon'u da düşünürsek Kuyt'un eskisine oranla çok daha fazla takıma yardımcı olması gerekecek. Hakem şanssızlığı ve duran top gibi tahmin edilemeyecek faktörleri bir kenara koyarsak maçın düğümü için en kilit eşleşmeler bu bölgede ve Brezilya favori. Brezilya'nın sağı, Hollanda'nın soluna göre hem savunmada hem de hücumda çok daha güçlü. Twitter'da da bu yüzden maçın beklenin aksine üst bitebileceğini yazdım.

Marwijk için solda bence durumu dengeleyebilecek tek unsur Eljero Elia. Hollanda savunması Elia ile belki daha incinebilir hala gelir ama en azından Hollanda hücumda rakibine cevap verebilir duruma gelecektir. Tıpkı diğer kanattaki Van der Wiel - Robben vs. Michel Bastos - Robinho ikilisinde olduğu gibi.

Velev ki kanatlarda bir şekilde denge sağlandı. Belirleyici faktör bu kez Kaka olacaktır. Hollanda'nın savunmasıyla Sneijder arasındaki bağlantıyı sağlayan oyuncu Van Bommel. Savunmaya katkı yaptığı için De Jong ile birlikte ikili gibi gözüküyorlar ama Hollanda hücuma kalktığında Van Bommel açıkça De Jong'un önünde oynuyor. Aralarında da hayki mesafe oluyor. Slovakya zaman zaman bu mesafeyi değerlendirmiş ve Vittek'e 2 net pozisyon hazırlamıştı. Brezilya eğer Hollanda hücumda iken presle kapacağı topları Kaka ile buluşturabilirse fark yaratabilir. Gol bulamasalar bile, zaten kontrolsüz girişler yapabilen Van Bommel - De Jong ikilisinden birini attırıp oyunda niceliksel bir avantaj yakalayabilirler. Bu seviyedeki bir maçta eksik oynayıp kazanabilmek çok zor.

Brezilya yarı final için favori. Skor tahminim de 3-1.

Etiketler: ,

27 Haziran 2010 Pazar

Almanya 4 - 1 İngiltere



Almanya tarihin en gözde, en sevilen, en parıltılı takımlarını Dünya ve Avrupa Şampiyonaları'nda sevimsiz futbollarıyla şüpheli ve bazen de şans yordamıyla elemesi sebebiyle, milli takımlar düzeyinde benim açıkça nefretimi kazanmış bir ülkedir. Mighty Magyars, Hollanda, Arjantin, Çek Cumhuriyeti ilk aklıma gelen ülkeler. 2006'dan bu yana girdikleri yolu ve bu kupada oynadıkları oyunu ise takdir etmemek mümkün değil. Bundesliga'nın yenilenen stadları, dolu tribünler, şirketleşmemiş, bizdeki gibi camia olan kulüp yapıları, ve Löw'ün pozitif futbol anlayışıyla birlikte ligin hücuma odaklı karakteriyle Almanya artık Avrupa'nın en sevimli futbol sahnelerinden biri. 2010 Dünya Kupası'na da bu karakteri taşımayı başardılar ve İngiltere'yi 4-1 gibi çok şık bir skorla paramparça ederek çeyrek finale kaldılar.

Almanya turnuvaya gelirken eleme gruplarında maç başına 2,6 gol atıp sadece 0,5 gol yediler ve hiç mağlup olmadılar. Oysa Löw bilhassa sol bek ve kale olmak üzere hala bazı mevkilerde denemeler yapıyordu. Santrfor mevkiinde Klose, Podolski, Gomez çok kötü sezon geçirmişlerdi. Kiessling sezon boyunca çok iyi oynamasına rağmen milli takım adaptasyonunu sağlayamamıştı. Löw de mecburen Brezilya asıllı Cacau'yu devşirmek zorunda kalmıştı. Bütün bunlara turnuva öncesinde takımın lideri Ballack ve 1. kaleci Rene Adler olmak üzere hem savunmada hem ortasahada can sıkıcı sakatlıklar eklenmiş ve Löw'ün opsiyonları azalmıştı. Çok atletik bir grupta yapacakları kötü bir başlangıç Almanya'nın işini çok zorlaştırabilirdi ama Avustralya'yı 4'leyerek kazandıkları zafer sayesinde birden zevksiz geçen kupanın elması konumuna gelmeleriyle ivme yakaladılar.

Löw'ün vazgeçmediği 4-2-3-1 dizilişinin kilit ismi tek santrforun arkasında serbest oynayan, takımın en yaratıcı ayağı Mesut Özil. İngiltere maçında da Schweinsteiger ve Thomas Müller ikilisiyle birlikte farkı yaratan oyuncuydu. Almanya maçın başından itibaren topa sahip oldu. Bayern Münih'in sezon sonundaki çıkışının anahtarı olan Schweinsteiger'i ortasahanın ortasında kullanma fikrini Löw de benimsedi. Schweinsteiger oyunun genelinde Khedira'nın arkasında topu savunmasından alarak, Mesut Özil'e taşıyıp Almanya hücumlarını şekillendirdi. 5. dakikada Schweinsteiger orta mesafeli ara pasında Mesut Özil çaprazda David James ile karşı karşıya kaldı. 11. dakikada Podolski 4'e 3 yakalanan İngiltere savunmasına karşı yapılabilecek en kötü tercihi yapıp 25 metreden vurmayı denemese çok daha erken öne geçebilirlerdi. 17. dakikada kaleyi bu kez Khedira yokladı ama Almanya aradığı golü 3 dakika sonra kaleci Neuer'in yaptığı aut atışının Terry'den sekmesiyle Klose'nin ayağından buldu.

Skor 1-0 olduktan sonra İngiltere'nin düşük tempolu ve topa sahip olmayı beceremeyen bireysel oyununda bir hareketlenme beklerken fazla hayalci davranmışım. İngiltere'nin ortasaha ve hücumdaki starları birlikte oynamak yerine tek tek kaleye şut atmayı denediler. Almanya ise bu esnada organize gelmeye devam ediyordu. 30. dakikada attığından daha kolay bir pozisyonda topu David James'in ayaklarına vurdu. 32'de ise sistem ürünü bir gol izledik. Mesut Özil sağda Müller'e oynadı, o da topu ters kanattaki Podolski'ye aktardı. 6 pas çaprazından tertemiz bir vuruşla skoru 2-0'a getirdi. 4-2-3-1'in kenarlarındaki oyuncuların nasıl oynaması gerektiğinin en güzel örneğidir bu gol.

İngiltere bu golün ardından nihayet mıymıntı futbolundan vazgeçip bildikleri tempolu ve yardımlaşmalı futbolu oynamaya başladı. 35'te sağ kanattan akan Milner'in yerden kestiği topta Lampard'ı cezasahasına soktular. Neuer'den seken topu çizgide Lahm uzaklaştırdı. 1 dakika sonra kalelerinde Klose'den yedikleri pozisyonu savuşturduktan sonra kornerin devamında Upson'un golüyle 2-1'i yakaladılar. Hız kesmeyip 2-2 için bastırdılar. Lampard'ın nizamı golü verilseydi maç çok farklı bir şekle bürünebilirdi ama skandal bir kararla gol iptal edildi. 1966'da Hurst'ün attığı gole göndermeler çok olacaktır ama top bariz 1 metre içerideydi. Dünya'nın en muhafazakar organizasyonlarından biri olan ve halihazırda canlı izlediğimiz Wimbledon'da bile topun içeri düşüp düşmediği teknoloji yardımıyla karara bağlanabiliyorken, International Board'un buna direnmesini ben çözemiyorum. 3G çağında yaşarken hem de.

İngiltere 2. devrede hızını biraz kesse de Lampard'ın 52. dakikada direkten dönen frikiğiyle umutlarını taze tuttu. 67'de Müller'in Almanya'yı 3-1 öne geçiren golüne kadar da hücum etmeye devam ettiler ama hepsi de organizasyondan uzak ve bireysel zorlama gelişen, şuta dayalı ataklardı. Capello'nun 64'te yaptığı Joe Cole - Milner değişikliği hamlesi zaten insicamı bozuk olan İngiltere ortasahasını incinebilir duruma düşürdü ve Mesut Özil o boşluğu çok iyi kullandı. 70'te de soldan geliştirdiği atakta Müller'e boş kaleye gol attırdı. Maç da oley sesleriyle bitti. Almanya bu zaferden sonra şampiyonluk havasına girer, tartışılanlar ise İngiltere ve Capello olacak.

İngiltere ve İspanya turnuvanın en zengin ve yetkin ortasaha rotasyonuna sahip takımı. İspanya bu nimetten teknik direktör gözetmeksizin alabildiğine faydalanıyor. İngiltere ise taktik zekası her zaman övgü alan Capello faktörüne rağmen Lampard ve Gerrard'dan birlikte verim alacak düzeni kuramıyor. Capello eleme gruplarında Gareth Barry'yi Lampard'ın yanına monte ederek, Gerrard'ı sola çekerek asimetrik bir 4-4-2 ile başarılı olmuştu. Sakat olan Barry'yi kadroya alıp Walcott'u dışarıda bırakmasının altındaki neden de buydu. Dünya Kupası öncesindeki hazırlık maçlarının hepsinde bu sakatlığa Ferdinand'ın yokluğu ve beklerin sezonu fit kapamamalarının da etkisiyle en güvendikleri savunmaları da sallanmaya başladı. Japonya maçı başta olmak üzere delik deşik oldular.

Capello bütün gelişmelere rağmen ne stratejisini ne de dizilişini değiştirdi. ABD maçında orta ikilide Lampard - Gerrard'ı kullanıp kanatlarda Milner ve Lennon'u kullandı ama sistemi işletemedi. Cezayir maçında Lennon'u kesip henüz tam hazır olmamasına rağmen Barry'yi içte, Gerrard'ı sol kenarda kullandı. Turnuvanın en kötü maçıydı. Slovenya maçını da ıkına ıkına 1-0 kazandılar. Futbol cezasını kesiyor. İngiltere grupta 2. olup Almanya ile eşleşti. Capello'nun gereken dersi alıp, başka bir takım izleteceğine dair inancım az da olsa vardı ama tenezzül bile etmedi.

Gerrard yine solda sürgün, beki Ashley Cole ile uyumsuz. Lampard ve Barry ortada pas yapamıyorlar. İngiltere sadece Milner'in sağdan kopuk kopuk geliştirdiği bindirmelerle ve uzaktan şutlarla kopuk kopuk oynayan bir takım. Capello pekala 4-3-3 deneyebilirdi. Elinde bu dizilişi oynayabilecek SWP, Lennon, Joe Cole gibi kanat forvetler var. Ortasahadaki verimsizliği Barry'yi katalizör olarak kullanarak Lampard & Gerrard ikilisini içte değerlendirip çözebilirdi. Rooney de böylece Manchester United'da alıştığı özgür role bürünebilir, alanı Heskey veya Defoe ile paylaşmazdı. Ya da Liverpool'da supporter oynayan Gerrard'ı ileri ikilinin arkasında kullanarak 4-1-2-1-2 deneyebilirdi. Elinde bu dizilişe uygun bekler, içler ve Rooney'ye top indirecek pivot santrforu mevcuttu. Hiçbirini denemedi.

Capello'nun bundan sonra görevde kalacağını düşünmek iyimserlik olur. İngiltere'nin demode bir İtalyan'a değil, temposunu ve fizik kalitesini artık trend olan akıcı bir pas oyunuyla birleştirebilecek bir teknik adama ihtiyacı var. Hiddink artık Türkiye'nin başında. Ben olsam Arsene Wenger'in kapısını çalardım.

Etiketler: ,

ABD 1 - 2 Gana



ABD ve teknik direktör Bob Bradley bu turnuvanın taktik açıdan en üretken ve en cesur takım & hoca ikililerinden biri. Kadronun kalite olarak birbirine yakın oyunculardan kurulması, Dempsey ve Donovan gibi hem ortasaha karakteri olan hem de hücumda birkaç pozisyona evrilebilen ekstra oyuncuları sayesinde Bob Bradley maç içinde farklı denemelerde bulunabiliyor. ABD'nin bu zaman kadar yaptığı geridönüşlerin arka planında takımın yüksek fizik kalitesi ve inatçı yapısıyla birlikte eldeki opsiyonların fazla oluşunun payı büyük. Gana gibi turnuvanın en fizikli, taktik disiplini ve organizasyonu en güçlü takımına karşı hem oyun hem de skor olarak geri düşülmesine rağmen tribündeki ve ekran başındaki seyirci ABD'nin geri döneceğine dair inancını tıpkı takım gibi kaybetmemesi bundan.Gana maçında da aynı hikayeyi yazdılar ancak birazcık şanssızlıklarına, birazcık da beceriksizliklerine kaybettiler.

ABD maça 4-2-4'e evrilen oldukça ofansif bir dizilişle başladı. Donovan ve Dempsey'nin kendilerine yakın forvetler Altidore ve Findley'nin arkasında, çizgiye yakın alanlarda gezinerek oynadığı, Brezilya'nın 4-2-2-2'sine benzer bir kurgu ile hücum etmeye çalıştılar. Ne var ki, Gana'nın 4-4-1-1'i karşısında maçın ilk devresi boyunca mahkum oynadılar. Bunun en büyük sebebi Gana hücum ederken santrfor Gyan'ın hemen arkasında supporter rolüne soyunan Kwadwo Asamoah'ın, oyun ortadayken ortada oynayan Annan ve Kevin Prince Boateng'e yaklaşarak, ABD'nin Clark - Bradley ikilisine karşı 1 kişilik fazlalık sağlıyor oluşuydu.

Gana sürekli topa sahip olup, ortasahadaki 1 fazlalığını Kwadwo Asamoah veya K.Prince Boateng'i derin koşularla ABD savunmasının üzerine sürerek skora dönüştürmeye çalışıyordu. 8. dakikada Kevin Prince Boateng ile golü de bu şekilde buldular. Gyan'ın 'modern tek santrfor fundamentali 101' ismiyle ders diye okutulacak oyunu, Ayew ve Inkoom'un delicilikleriyle Gana ilk yarıda oyunu domine etti.

Bob Bradley mecburen 30. dakikada Clark - Edu değişikliğini yaptı. Açıkçası oyuna etki eden bir değişiklik değildi. Gana ortasahada hala 1 oyuncu fazlaydı. ABD ise hala topa sahip olamıyor, olduğunda da sahadaki opsiyon azlığı yüzünden çokça hatalı pas yapıyordu. Bob Bradley'in devre arasında yaptığı Feilhaber - Findley değişikliği ile asimetrik bir 4-3-3'e döndüler. Ortasahadaki Edu - Bradley ikilisinden Edu savunmanın önüne stoper gibi yerleşti. Bradley modern bir iç oyuncusunun rolüne büründü. Bugün Uruguay'da Alvaro Pereira'nın yaptığı gibi hücumda zaman zaman sol açığa doğru kayan ama iç karakterli Feilhaber ile birlikte ortasahada 3'lü bir hat oluşturdular. Gana'nın 3'lüsüne karşı oyunu dengelediler.

Bob Bradley'in fark yaratan ikinci hamlesi ise forvette oldu. Küçük bir kaydırma yaparak, ilk devre yandan yemiş bir kenar oyuncusu gibi oynayan Dempsey ile Altidore'un yerlerini değiştirdi. Altidore'un Dempsey'e göre hayli üstün olan top taşıma becerisi ve temposuyla ABD daha akıcı ve çabuk oynamaya başladı. İlk devredeki roller tersyüz oldu. ABD üstünlük kurdu ve 62. dakikada Donovan'ın golüyle beraberliği yakaladı. Kevin Prince Boateng'in sakatlanıp yerini temposunu kaybetmiş, oyunu tecrübesiyle oynayan Appiah'a bırakıp, Asamoah'ın Boateng'in mevkisine geçişiyle Gana fazla başladığı ortasahada 1 eksik kaldı. Top hakimiyetini ve oyundaki momentumu tamamen kaybetti. Teknik direktör Rajevac'ın maç içinde yaptığı en büyük hataydı bence bu değişiklik. Pekala Muntari'yi kullanabilirdi. ABD son 15 dakikayı tamamen Gana yarısahasında oynayıp gollük pozisyonları kaçırmaları ve maçın uzatmaya gitmesi Gana için şanstı.

Bu hatayı dengeleyen, Bob Bradley'in uzatmanın başında Altidore'u çıkarıp Gomez'i almasıydı. Gyan'ın 93. dakikadaki güzel golünü buna bağlayacak değilim. Futbolun cilvelerinden biri o gol ama Gomez/Altidore değişikliğinin oyunun şeklini ABD için değiştirdiği su götürmez. Kağıt üzerinde forvet çıkıp, forvet giriyor ama oyuncular arasındaki niteliksel farktan ötürü, ABD normal sürenin sonundaki üstünlüğünü kaybetti. Gomez yerine girdiği Altidore kadar güçlü ve iyi top taşıyamaması yüzünden ABD oyunu Gana sahasına yıkamadı. Basın mensubu olsaydım neden Gomez yerine Beasley'nin tercih edilmediğini sormak isterdim doğrusu.

Bob Bradley'in başka değişiklik hakkı kalmadığı için, golü attıktan sonra skoru koruma işini ustalıkla yapan Gana'yı açma ihtimali de şansa ve duran toplara kaldı. Şans gülmedi Amerikalılara ve evlerine döndüler. Taktik açısından da seyir açısından da güzel maç oldu. ABD'de 16 km'den fazla koşan, temposunu hiç kaybetmeyen, her zaman doğru tercihlerde bulunan Bradley muhteşemdi. Takım olarak da cesaretleri, devamlılıkları ve pes etmeyişleriyle pekçok hayran kazandılar.

Gana yoluna devam ediyor. Bu yaşta bu winner ruhuna diyecek bir laf yok. Ayew ve biraz Asamoah dışında yaratıcı oyuncuları olmamalarına rağmen çeyrek final görmeleri çok büyük başarı. Rajevac'ın takımın üst düzey fiziğini tempo üreten bir dinamoya çevirişini, Afrika takımlarında fazla görmediğim taktik zeka ve sabrını izlemek çok keyifli. 1990'da Kamerun, 2002'de Senegal'in yaptığını tekrarlayarak Dünya Kupası'nda çeyrek final gören 3. Afrika ülkesi oldular. Yarı final için çok sert ve zor bir engel olan Uruguay'ı aşmaları gerekiyor. Ortasahada rakiplerine göre daha zenginler ama Ayew'li takımın bile yeterince üretemediği bir ortamda turnuvanın en iyi savunma takımlarından birine karşı Ayew'siz neler yapacaklarını izlemek çok farklı olacak. Rajevac'ın deneylerini şimdiden merak ediyorum.

Etiketler: ,

26 Haziran 2010 Cumartesi

Uruguay 2 - 1 Güney Kore



Uruguay bu turnuvanın ilk maçında Fransa'ya karşı, mavilerin hücumcu beklerini kontrol eden kenar oyuncularından ötürü 5-3-2'ye dönüşen katı, defansif bir 3-5-2 tercih etmişti. Grupta liderlik için çekişmeleri muhtemel gözüken Fransa'dan 1 puanı savunmasıyla koparan Uruguay'dan açıkçası aynı diziliş ve tarzı korumalarını bekliyordum; ancak Oscar Tabarez şaşırttı. Uruguay kadrosuna göre daha sınırlı imkanlara sahip olan Meksika ve ev sahibi Güney Afrika'ya karşı kariyeri boyunca pek fazla kullanmadığı, hayli ofansif ve Forlan'ın supporter oynadığı 4-1-2-1-2 dizilişiyle oynattı takımını. İki rakibini de gol yemeden yenen Uruguay, 16 turunda Güney Kore'ye de benzer ile sahaya çıktı. Forlan biraz daha cezasahasına yakındı ama hedef oyuncu değildi, yine serbestti. O yüzden 4-3-3 değil 4-1-2-1-2 diyorum.

Güney Kore gibi 4-2-3-1 oynayıp, kanatları 2'şer oyuncuyla tutan ve tempolu hücum edebilen takımlara karşı bu dizilişin çökmesi en olası senaryodur; ancak Tabarez'in taktik tahtasındaki ustalığı sayesinde Uruguay çökmek bir yana maçı ilk yarı kontrolü altında tuttu.

Tabarez son Meksika maçından farklı olarak G. Kore karşısında Cavani ve Suarez'in arasındaki mesafeyi geniş tutarak kenarlara yaklaştırdı. Devamlılıkları ve pres özellikleri olan bu ikili Güney Kore beklerine yakın oynayarak, kenarlarda oynayan Ji Sung Park ve Lee Chung Yong arasındaki bağlantılarını kopardı. İç gibi gözükse de, hücum esnasında oyun içerisinde sürekli sol kanada kayarak oynayan Alvaro Pereira'nın bölgesinden doğabilecek savunma sorunları da böylece ortadan kalktı. Forlan'ın da cezasahasına bir nebze daha yaklaşması, G.Kore önliberolarını geriye itti. Uruguay içleri Diego Perez ve Alevaro bu sayede ortasahayı domine etmekte zorlanmadılar. G.Kore mecburen geniş alanda ve uzun oynamak zorunda kaldı. Tek santrfor oynayan Park Chu Young da haliyle Lugano ve Godin arasında sıkışarak, etkinliğini yitirdi.

Oscar Tabarez işin hücum tarafında da oldukça yaratıcıydı. Sağ bek Maxi Pereira bindirdiği zaman Cavani'yi forvete sokarak dizilişi 3-4-3'e, sol iç Alvaro Pereira'yı da hücumda sol forvet rolüne soyundurarak dizilişi 4-2-4'e çeviriyordu. 8. dakikada Luis Suarez'in attığı golle Uruguay'ın işi daha da kolaylaştı. Güney Kore'yi bu golden sonra fazla zorlamadılar, gol pozisyonu için kasmadılar ama yukarıda anlattığım genel stratejiye devre boyunca bağlı kalıp, oyunda tempoyu düşürerek rakibinin oyunda denge kurmasının önüne geçtiler.

İkinci devrede ise Tabarez ilk devredeki stratejiyi değiştirdi. Uruguay oyunun merkezini rakip yarısahadan kendi yarısahasına çekti ve ilerideki oyuncularının hız ve hamle üstünlüklerine güvenerek kontra aramaya başladı. Kaybedenin eleneceği bir maçta, takım savunmanıza güveniyorsanız, kabul edilebilir ve kabul görmüş bir anlayıştır. Kontra topu atabilecek oyuncunuz varsa tabi. Oscar Tabarez'in elinde Lodeiro dışında bu işi yapabilecek oyuncusu yoktu. O da sahada olmadığı için, Uruguay bu planı doğal olarak işletemedi. Cavani ve Forlan'ın ortasahaya çok fazla yaklaşması yüzünden, Luis Suarez ileride tek kaldı. Bu yüzden Güney Kore ortasahasının ve beklerinin öne çıkışını değerlendiremediler. Üstelik; maçın başındaki plana bağlı kalındığı takdirde sırıtmayacak Victorino - Godin değişikliği, ilk devrenin etkisiz elemanı Park Chu Young'un ortasahasından aldığı destek ile daha fazla sergileme imkanı bulduğu yıpratıcılığıyla birleşti. Uruguay'ın savunma uyumu bozuldu. Jung Moo geriye yaslanan Uruguay'a karşı ortasahasından Kim Jae Sung'u çıkarıp Lee Dong-Gook ile forvetini takviye etti. Güney Kore maçın direksiyonunu ele alıp, hücumda çoğalmaya ve pozisyon bulmaya başladı. 68. dakikada Lee Chung Yong ile beraberlik golü geldi. Golde kalesini terkeden Muslera'nın da hatası büyüktü.

Oscar Tabarez eğer daha fazla bekleyip Lodeiro'yu oyuna sokmasaydı G.Kore 2. golü de bulabilirdi ama Uruguay 74'te Lodeiro'nun girmesiyle tekrar oyunun momentumu eline aldı. Bu kez hamlede geciken Güney Kore teknik direktörü Jung Moo idi. Tek kişilik ortasahasına bir oyuncu alsaydı o baskıyı yemeyebilirlerdi. Luis Suarez'in 80. dakikada yayın solundan attığı şahane plaseyle Uruguay 2-1 öne geçti. Tabarez daha sonra Luis Suaraz'i oyundan çıkarak hem alkışlattı hem de yerine soktuğu Alvaro Fernandez ile ortasahasını kalabalıklaştırarak oyunu tuttu ve kalesinde görmedi. Maçı da 2-1 kazanarak çeyrek finale çıkmayı başardılar.

Uruguay 1970'den bu yana ilk kez bir Dünya Kupası'nda çeyrek final gördü ve doğrusu hakettiler de. ABD - Gana eşleşmesinden kim gelirse gelsin, Uruguay yarı finalin de bence en büyük adayı.

Etiketler: ,

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Domenech'in Şifreleri


Raymond Domenech'in koltuğu, Fransa'nın Euro 2008'de sergilediği 1 gol ve 1 puanlık performanstan bu yana 8 şiddetinde sallanıyor ama o bir şekilde yıkılmamayı başarıyor. Depreme dayanıklı teknik direktör türünün yegane başarılı örneği. Fransa Futbol Federasyonu Jean Pierre Escalettes'in bunda payı çok büyük; ama Güney Afrika 2010 macerası da Euro 2008'e benzerse devrilmekten kurtuluşu bu kez imansız gibi, çünkü halihazırda sağlam bir kamuoyu desteği yok. L'equipe ve RTL'nin başını çektiği Fransa basınında geçtiğimiz günlerde bir anket yapıldı. Sonuçlar çarpıcı.

Fransa halkının sadece % 22'si Domenech'e güveniyor. Takımın 1. turun ötesine geçeceğine inanan kesim % 27.3, Fransa'nın finale ulaşacağını düşünenlerin oranı ise % 7.4. Bu anket Benzema, Nasri ve Vieira'nın olmadığı kadrodan sonra yapılsaydı şayet, bu oranların daha da vahim olacağı bir başka gerçek. Fransa kariyeri boyunca 67 oyuncuyu milli takıma davet eden Domenech'in turnuvadaki en önemli kozları Gourcuff, Ribery ve Henry olacak. Merak edenler için Domenech'in Fransa Milli Takımı performansı aşağıda.



Etiketler: ,

11 Mayıs 2010 Salı

Brezilya 2010



Brezilya Milli Takımı'nın Güney Afrika'ya gidecek kadrosu üzerine günlerdir ülke basınında büyük tartışmalar dönüyordu. Galatasaray forması giyen Elano'nun da dahil olduğu 18 kişilik bir dokunulmazlar listesinden bahsediliyordu. Bunun sebebi açıkça milli takımlarda elde edilmesi zor olan birlikteliği, uyumu ve kulüp havasını olabildiğince yüksek tutmak. Dunga'nın ne kadar kötü sezon geçirirlerse geçirsinler Julio Baptista, Elano, Kleberson, Robinho, Felipe Melo gibi isimleri kadroya davet etmesinin başka bir izahı yok. Kalan 5 kontenjan için de 20 civarı oyuncunun ismi geçiyordu. Bu sezon tam 14 kez idman kıran Adriano piyangonun vurma ihtimalinin en düşük olduğu oyuncuydu. Vurmadı da. Piyangonun vurduğu oyuncular Gilberto, Grafite, Michel Bastos, Thiago Silva ve felaket bir sezon geçirip ligde sadece 7 kez Roma forması giyen kaleci Doni oldu. 1 senedir 10 numara oynayan ama kadroya sol bek kontenjanından giren Gilberto benim en anlam veremediğim tercih. O rotasyonda Marcelo, Maxwell, Andre Santos, Filipe ve Kleber dururken Gilberto'nun çağırılması inanılmaz. Bastos'un da sol açık olduğunu düşünürsek, Portekiz ve Fildişi Sahili gibi sağdan vurabilen takımlar karşısında Brezilya ciddi sorun yaşayabilir. Gruptan çıkamama ihtimalleri bence yüksek, ama çıkarlarsa da yürürler diye düşünüyorum. Hem kadro yapısı hem de oyun anlayışı olarak fena halde 1994 Brezilya'sını hatırlatıyorlar bana. Dunga da o takımın kaptanıydı. Gruplar ve sonrasındaki fikstür aynı şekilde çok benzer.

Neymar, Paulo Henrique Ganso, Ronaldinho, Hernanes ve Marcelo başta olmak üzere formda oldukları ve hak ettikleri halde kadroya giremeyen oyuncular ise bir umut bekleyecekler. Zira Dunga takımı 21 Mayıs'ta Alex'in memleketi Curitiba'da toplamadan önce 7 kişilik bir rezerv liste açıklayacak. 1 Haziran ise FIFA'ya vereceği final kadrosunun son günü. Fotoğraftaki şampanyalar kutlamalara özel. 20 Mayıs'ta genel satışa sunulacak. El yerine başka bir yerde patlamasın da...

Kaleciler: Julio César (Inter Milan), Gomes (Tottenham), Doni (Roma)

Bekler: Maicon (Inter Milan), Daniel Alves (Barcelona), Gilberto (Cruzeiro),
Michel Bastos (Lyon)

Stoperler: Juan (Roma), Lúcio (Inter Milan), Luisão (Benfica), Thiago Silva (AC Milan)

Ortasaha: Gilberto Silva (Panathinaikos), Josué (Wolfsburg), Felipe Melo (Juventus), Kaká (Real Madrid), Ramires (Benfica), Elano (Galatasaray), Julio Baptista (Roma), Kleberson (Flamengo),

Forvet: Robinho (Santos), Nilmar (Villarreal), Luis Fabiano (Sevilla), Grafite (Wolfsburg)

Etiketler: , ,

2 Aralık 2009 Çarşamba

Dünya Kupası Torbaları



2010 Dünya Kupası'nın grup programı daha önce açıklanmıştı, seri başlarının belli olmasını bekliyorduk. FIFA yaptı gene yapacağını. Büyük balıklar yem olmasın diye playoff statüsünü değiştirmişlerdi, bu kez de grup kuralarının statüsüne ayar çektiler. FIFA sıralaması kıstasının yanına önceki kupalarda alınan sonuçları da eklediler. Fransa'yı seri başı olmaktan çıkardılar, kıta torbalarına attılar. Henry'nin eli demek zor tabi. Kura çekimi 4 Aralık'ta, Charlize Theron'un sunumuyla. Maradona da cezası nedeniyle kura çekiminde yok. Tahminleri alalım.

Pot 1 - Têtes de série:
Brésil, Espagne, Italie, Allemagne, Argentine, Angleterre, Pays-Bas, Afrique du Sud (pays organisateur)

Pot 2: Australie, Japon, Corée du Sud, Corée du Nord, Honduras, Mexique, Etats-Unis, Nouvelle-Zélande

Pot 3: Algérie, Cameroun, Côte d'Ivoire, Ghana, Nigeria, Chili, Paraguay, Uruguay

Pot 4: Danemark, France, Grèce, Portugal, Serbie, Slovaquie, Slovénie, Suisse

Etiketler: ,

19 Kasım 2009 Perşembe

Futbolun Adaleti



Türkiye'nin katılmadığı bir turnuva için böyle duygusal patlamalar yaşamayalı epey olmuştu. Cezayir ile benim adıma güzel başlayan elemelerin tadı Hiddink ve Rusların turnuvayı evinden izleyecek oluşu, Queiroz çapsızının kupa vizesi alışı ve Boşnakların elenmesiyle kaçmıştı. Fransa'nın yaptığı denize işemekten beter. Frankofon topçulara zaten Anelka'dan ötürü gıcığım, Henry'nin de artık yatacak yeri yok. Pozisyondan önceki ofsayt bir yana Henry halay çekti cezasahasında. Tek fark, elinde mendil yerine top oluşu. İki kere kepçeledi, ve üstüne pişkin pişkin ben hakem değilim dedi. Platini'nin istediği gibi sahada 4 hakem yerine UEFA Avrupa Ligi gruplarında uygulandığı üzere 6 hakem olsa bunu diyemeyecek ve İrlanda'nın şansının devam edecek oluşu da ironik. Çizgi hakem gerekliliği artık tescillenmiştir ama Martin Hansson'u kurtarmayacak bu, tıpkı Ovrebo'yu kurtaramadığı gibi. Geceden aklımda kalan L'equipe'in sıcağı sıcağına attığı "Fransa biletini eline" aldı manşetidir. Bundan sonrası Henry'ye böyle gittiği Dünya Kupası'nda oynayamayacak bir ceza vermektir. Futbolun biraz adaleti varsa verilir de...

Etiketler: ,

18 Kasım 2009 Çarşamba

Cezayir Dünya Kupası'nda











Dünya Kupası mücadelesinin en dramatik hikayesinde sevinen Cezayir oldu. Antar Yahia'nı golü Cezayir'i tam 24 sene sonra tekrar Dünya Kupası'na taşıdı. Van Basten vari çaktı sağ çaprazdan. Enfes goldü. Resimlerde de görüldüğü üzere Cezayirliler çıldırmaktalar şu an. Ben şimdili Dünya Kupası'nda hakları yenmez, yeni bir anschluss vakası yaşamazlar temennisinde bulunup coşkularına ortak oluyorum. Daha fazlası için maç öncesinin hikayesini aktaran, twitter mesajları beni maça hazırlayan ve Eurosport ekranlarında Dağhan Irak'ın sunumuna yorumlarıyla eşlik eden Mustafa Taha'yı bekliyoruz efendim.

Etiketler: ,

6 Eylül 2009 Pazar

Arjantin 1- 3 Brezilya



Futbol ve Arjantin iki doğal çağrışım. Kazanmadık kupa bırakmamış ve her ülkeye futbollarıyla kafa tutan bir milli takımları var. Dünya çapında başarılar kazanmış marka kulüpleri ve onlarca uluslararası şöhrete sahip ve Avrupa'ya daha iyi uyum sağlayan futbolcuları var. Tribünleri de parmakla gösterilir ama Arjantin futbolu dendiği zaman aklıma yetenek ve mücadeleden başka bir şey gelmiyor. O yetenek ve mücadeleyi sistem içinde eğiten bir yapı kurulamamış. Ekol olunamamış. Menotti ve Bilardo ile vakti zamanında tarz sahibi olmuşlar ama şablon sahibi olmamışlar. O yüzden sürünüyorlar. Eskiden Maradona gibi olağanüstü bir yetenek ile yürünmüş ama artık bunlar kar etmiyor. Messi, Agüero, Tevez gibi inanılmaz yeteneklerin; Zanetti ve Veron gibi iki liderin olduğu takım hiçbirşey oynayamıyor zira şablon yok.

Sözüm ona Brezilya doğaçlama oynar. Rahatlardır ve şablona yatkın değillerdir ama 1970 ve 1994 Dünya Kupaları ile iki büyük taktiksel trendin öncüsü olmuşlardır. Arjantin'in Avrupa'da saygınlığı olan teknik adamlarına rağmen böyle bir geçmişi yok. Bırakın trend yaratmayı kendi ekollerini bile oluşturamadılar. Jose Pekerman döneminde bu yolda önemli adımlar atılıyordu aslında ama Maradona ile başka bir yola girdiler. Avrupalı hocalar Türkiye'deki "elimde sihirli değnek yok" göndermesini David Copperfield ile yaparlar. Maradona'nın böyle deme lüksü de yok. Tanrı'nın eline sahip, reddetse de muamele öyle. Hemen başarı isteniyor. Çıkan kadroyu sahaya dizememek de şaşırtıcı olmuyor haliyle.

Baktığınızda baklavalı bir 4-4-2 oynamak derdindeler. En ileride Tevez ve Messi. Forvet arkası Veron, önlibero Mascherano. Güzel, ama sağ iç ve sol iç Datolo ile Maxi Rodriguez. Zico'nun ilk Fenerbahçe günlerindeki Tümer ve Mehmet Yozgatlı canlandı birden gözümün önünde. Açık gibi oynadı bu iki oyuncu sürekli. Mascherano ne akdar küfrettiyse azdır, kırmızı kart görmemesi gerçek bir mucize. Üstüne sol bekte de Heinze stoperi üçledi. Asimetrik, çorba gibi bir takım oldu Arjantin. Bireysel parlamalar dışında birşey üretemediler. İkinci devre Maxi Rodriguez yerine giren Sergio 'Kun' Agüero ile 4-3-3'e evrildiler bir nebze ama Milito - Tevez değişikliğine kadar onun da hakkını veremediler. Ahmet Çakar gibi sesleneyim.



Ey Maradona;

Bu takım 4-3-3 oynar. İleri üçlüsü Agüero - Milito - Messi; orta üçlüsü sağlamken Gago - Mascherano - Lucho olur. Hazırlık maçlarında Otamendi - Dominguez ile tandem denemeleri yaparsın ama ciddi maçlarda ayakları kopmadıysa şayet Samuel - Burdisso - Demichelis - Coloccini dörtlüsünden ikisini sürersin sahaya. Aksi halde evinde paspas olursun. Bırak şu tişörtün hakkını vermeyi neredeyse Güney Afrika'nın yüzünü göremeyecek takım. Taktik diye ileride pres yapın, rakip çıkarken indirin demeyi en kötüsünden Mesut Bakkal da biliyor ayrıca. Dunga'nın biraz burnu sürtülsün diyordum; ama Amerikan futbolundaki kicker misali duran top kontenjanından sahaya sürülen ve oyunun içinde hiç gözükmeyen Elano'nun iki klas kesmesi yetti koskoca Arjantin'i dağıtmaya. Cücük kadar takım Arjantin, biraz boy takviyesi şart. Andre Santos da vasatın üstündeydi. Topuk yapmak yerine önü açıkken vursaydı unutulmaz olabilir ve değerini katlayabilirdi. Stoper Luisao ise maçın yıldızıydı. Yatacak yerin yok Maradona.

Dunga ise dersine iyi çalışmış. Carlos Alberto Parreira'dan iyi feyz almış zamanında. Klasmandaki durumdan ötürü oyunu domine etmek gibi bir zorunlulukları yoktu zaten. İpleri de Arjantin'in eline verdiler. Takım halinde topun gerisinde durarak, sabırlı, sağlam, zaman zaman 4-2-3-1'e dönen klasik 4-4-2'lerini oynadılar. Kapılan toplarda dripling yeteneği yüksek oyuncularla çabuk çıkmaya çalıştılar. Duran topla öne geçtikten sonra bolca bu türden fırsat da yakaladılar ama laubaliliklerinden son hareketi yapamadılar. Neyseki Kaka gibi bir topçu var sahada. Robinho gibi şebeklik değil işini yapıyor. Luis Fabiano'ya pası enfesti, o gol vuruşu da PES oyunununda o kadar rahat yapılmaz. Güle oynaya kazandılar.

Maç umduğum gibi değildi, vasatın bile altında diyebilirim hatta. Oysa sürekli çemkirdiğim Datolo'nun çataldaki ağları alması seyirlikti.
Brezilya bu galibiyetle 2010'u garantiledi. Maradona'nın şansı ise devam ediyor. Uruguay deplasmanda Peru'ya yenildi, keza Ekvador da Kolombiya'ya. Dört ayak üstüne düşüp 4.lük klasmanlarını korumaktalar hala ama işleri zor. Uruguay ve Paraguay deplasmanlarına gidecekler. İçerideki tek maç Peru ile. Aşağıdaki pankart da gecenin, hatta elemelerin Arjantin adına özetidir.



Argentina ( 1 ) : Mariano Andújar; Javier Zanetti, Nicolás Otamendi, Sebastián Domínguez, Gabriel Heinze; Maxi Rodríguez (m.46, Sergio Agüero), Javier Mascherano, Juan Sebastián Verón, Jesús Dátolo; Lionel Messi y Carlos Tevez (m.68, Diego Milito).

Brasil ( 3 ) : Julio César; Maicon, Lúcio, Luisao, André Santos; Elano (m.68, Daniel Alvez), Gilberto Silva, Felipe Melo; Kaká; Robinho (m.68, Ramíres) y Luis Fabiano (m.77, Adriano).

Goles: 0-1, m.24: Luisao. 0-2, m.31: Luis Fabiano. 1-2, m.65: Dátolo, 1-3, m.66: Luis Fabiano.

Árbitro: Óscar Ruiz (COL), que amonestó a Lúcio, Kaká, Luis Fabiano, Verón, Ramíres

Etiketler: ,

5 Eylül 2009 Cumartesi

Maradona vs. Dunga



Yarın bu saatlerde futbolun marka rekabetlerinden biri, milli takımlar arasındaki el superclassico oynanacak. Ama içeride küçük bir rekabet daha var. Aynı jenerasyonun topçuları olan ve kaptan olarak Dünya Kupası kaldıran, teknik adamlıkları ise henüz çaylaklık seviyesindeki Maradona ve Dunga ile başlamak lazım. Fiorentina ve Napoli maçları konumuzun dışında. Sadece Arjantin - Brezilya maçlarına bakacağız. Dunga ve Maradona oyunculuk kariyerlerinde 3 kez karşılıklı oynamışlar. İtalya 90, Copa America 89 ve 1993 yılında yapılan bir hazırlık maçı. Futbolun üç neticesi de çıkmış. İtalya 90'da turu atlayan 1-0 ile Arjantin, Copa America 89'da ise 2-0 ile Brezilya. 1993 yılındaki dostluk maçı ise 1-1 bitmiş. Maradona'nın oyuncu olarak Brezilya'ya karşı karnesi oldukça kötü. Galibiyet hanesinde İtalya 90'da 1-0 biten maç yazıyor sadece. 1979 ve 1989'da Copa America finallerinde Brezilya'ya 2-1 ve 2-0 kaybetmiş. 1982 Dünya Kupası'nda kırmızı kart ile atıldığı maçta da sonuç hüsran. Tabelada 3-1 yazıyor. 1981 ve 1993 yıllarında oynanan iki dostluk maçı ise 1-1 berabere bitmiş. Dunga'nın Arjantin karşısındaki oyunculuk kariyeri ise İtalya 90 dışında gayet parlak. 2-0'lık iki galibiyet ve iki beraberlik var.

Dunga'nın teknik adamlığı da ters geliyor Arjantin'e. 3 maça çıkmış Brezilya'nın başında. Arjantin'den gol yememiş takımı. 2008 yılında oynanan Dünya Kupası eleme maçı 0-0 bitmiş. Diğer iki maç Copa America 2007 finali ve bir de dostluk maçı. Brezilya iki maçı da 3-0 kazanmış. Maradona'nın teknik adam olarak Brezilya karşısındaki ilk maçı olacak bu. Siftahı iyi yapamazsa sadece koltuğu tehlikeye girmeyecek, Arjantin'in Güney Afrika rotasından çıkması da muhtemel. Maç da bu yüzden Rosario'nun Gigante de Arroyito stadında oynanacak. Normalde rengim sarı-yeşil ama Dünya Kupası Arjantin olmadan olmaz. Dunga'nın da kadro seçimlerinden ötürü okkalı bir tokat yemesi şart. Gollü ve gergin maç olsun. Arjantin kazansın. Akşam rekabetin genel tarihçesiyle devam ederiz.

Etiketler: ,

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Maradona'nın Takvimi



Hangi zaman dilimi olursa olsun, ne kadar moda olursa olsun şu kürkü bana giydiremezler. Maradona severek giyiyor. Rüküş adam. Görgüsü, kültürü, herşeyi farklı. İngiltere'den hele ki. Portsmouth söylentilerine hiç ihtimal vermemiştim. Bugün yalanladı. 2011 Copa America'ya kadar Arjantin seçicisi olacağını söyledi. 2011'den evvel 2010 Güney Afrika var. İşler iyi gitmiyor. 14 maçta 22 puanla 4. sırada Arjantin. Ensesinde 20 puanla Ekvador ve 18 puanla Uruguay var. 5. bitiren Orta Amerika elemelerinden gelen takımla playoff oynayacak. Pek görülmemiş şekilde Meksika olabilir rakip. 6. olmak ise tam bir kabus olur. Elenmek demek, 6 uğurlu rakam değil zaten D10S için. O yüzden kalan 4 maç hayati Arjantin için. Eleme maçlarından önce Moskova'da Ruslarla hazırlık maçı yapacaklar. Sonra Brezilya ile dev bir randevu var. Maradona, Monumental ya da La Bombonera yerine Mustafa Denizli taktiği uygulayıp maçı daha deplasman havası hissettirecek Rosario Central'ın stadına aldırdı. Paraguay'a gidecekler sonra. İçeride Peru ve Uruguay deplasmanı ile finişi görecekler. Brezilya, Kolombiya, Peru, Şili, Ekvador, Bolivya. Son 6 deplasmanda galibiyeti yok Arjantin'in. Titretir bu tablo.

Etiketler: ,

29 Mart 2009 Pazar

Futbol Cezalandırır



Maç öncesinde iki takımın da en zayıf halkası savunma göbeği. Türkiye'nin savunma göbeğindeki Hakan Balta - Emre Aşık ikilisi iki uluslararası maçta 6 gol yemiş, ligde de sürekli açık veriyor; İspanya'da ise Pique Albiol ikilisi ilk kez oynuyor. Del Bosque bu sorunumuza karşı özel bir plan hazırlamamış, alışılmış diziliş ve anlayışını bozmadı. Terim ise rakibinin bu sorununu hem pres yapabilen hem de pas yapabilen 4'lü bir hücum hattıyla değerlendirmeye çalışır gözüküyor. Beraberliğin başarı olduğu bir deplasmanda hayli cesurca ve kimilerince çokça eleştirilecek bir karar ama teoride doğru bir karar. Nitekim maçın bilhassa ilk 30 dakikasında işe de yaradı. İspanyolları cezasahasının uzağında tuttuk. O tehdit sayesinde rahatça çıkamadılar, buna Iniesta'nın da eksikliği eklenince o baskın oyunlarından eser kalmadı İspanyolların.


Bizse tam tersine etkili olduk. Semih'in geriye çıkarak top alıp, oyunu açtığı her dakika Nihat, Arda ve Tuncay üçlüsünden bir ya da birkaçı sağ beksiz, asimetrik bir düzenle oynayan, ağır İspanyol savunmasının arkasına kaçırdık. Ya korner kazandık ya da gol pozisyonuna girdik. Nihat o kornerleri çok kötü kullandığı gibi, bir pozisyonu da her zamanki bencilliğini yaparak harcadı. Semih'in topu Casillas da kaldı, Arda topu iyi kontrol edemedi. Galibiyet kaçtı. İspanya ise Torres'in devre sonunda attığı şur dışında çerçeveyi bulamadı. Herşeye rağmen devre arasına 0-0 ile girmek ve İspanya'yı durdurmak büyük moraldi.



İkinci devreye de İspanya öyle çok tempolu başlamadı. Pas süratlarini biraz daha arttırsalar da oyunu yine tutuyorduk. Ta ki Fatih Terim'in 57. dakikadaki Semih - Ayhan değişikliğine kadar. Bu değişiklikten sonra topu hiç ileride tutamadık. İspanyolların kendi imkanlarıyla domine edemediği oyunu, biz yanlış bir değişikliğimizle domine etmelerine izin verdik. Bu sadece Semih'in ileride top tutmasıyla ilgili de değil. Semih sahada Emre'den sonra en doğru yere en isabetli pası verebilen oyuncu. Dolayısıyla bu değişiklik Arda - Tuncay - Nihat üçlüsünün verimini de düşürdü. Zira bu oyuncuların savunma arkası koşu yapacakları ortamı ve pas bağlantılarını yok ettik. Terim'in maç sonu demeçlerinde yarın yapılacak olası bir "forvet çıktı ortasaha girdi, korktun" eleştirilerine karşı geliştirdiği savunma mekanizması bile bunun farkında olmadığının ispatı. Benim fikrim bu noktada Nihat'ın çıkması daha mantıklı olacağıydı. Çünkü hem kötü oynuyordu hem de elinizde o tür oynayacak Kazım var yedek olarak. Saha içerisinde ise Tuncay ve Arda var. Semih ise alternatifsiz. Gökhan Ünal bırakın Semih'in alternatifi olmayı bu takımın kadrosunda dahi olmayı haketmeyecek derecede vasıfsız ve vurdumduymaz.



Son 10 dakikada yapılsa doğru diyeceğim bu değişiklik fahiş bir hataydı kısacası. 35 dakika İspanya'yı beklemek çılgınlık ve futbol bu tür hatalardan beslenir ve acımasızca da cezalandırır, cezalandırdı da. Sinir bozucu yanı böyle karambol bir golle cezalandırması. Pique'nin golü tam bizim yiyeceğimiz gol. Yine de beklediğimden iyi bir Türkiye bulduğumu söylemeliyim. Bu kadar soğukkanlı ve 30 dakika da olsa kompakt olabileceğimizi sanmıyordum. Gol sonrasındaki manzaraya değinmenin pek manası yok. Gardı düşmüş bir Türkiye ve kendilerine faul dahi yaptırmayacak derecede seri pas yapan ve iştahlanan İspanya arasında kedi fare oyunu oynandı. O dakikaların yaradığı oyuncular ise Sergio Ramos ve Volkan Demirel. Sezon sonu kontratı bitecek Demirel'in değeri biraz daha arttı. Emre Aşık'a da ayrı bir parantez açmak ve profesyonelliğine saygı duymak lazım.



3 gün sonraki maç ise bundan daha zor olacak. Emre - Hakan Balta ikilisi bu maçta ne kadar iyilerse 3 gün sonra "yapma Hakan, yapma Emre" dedirtme ihtimalleri yüksek. Keza bu maçın en kötü İspanyolları Torres ve David Villa'nın vay be dedirtmeleri de. Zira İspanyollar bu kez daha çok boş alan bulacaklar ve o alanlara pas atacak, ters koşular yapabilecek sürüyle oyuncusu var. Boşnakların aldığı deplasman galibiyeti de cabası...

Etiketler: ,

16 Ekim 2008 Perşembe

Tercih ve Karar



Bir Milli Takım hocasının en büyük özgürlüğüdür, insiyatifidir tercih. Neredeyse her yerde de seçici derler onlar için bu yüzden. Senede toplasan 1 ay beraber olan bu takımların hocalarının yaratacağı başka bir fark da olmadığından, en çok eleştirildiği nokta da doğal olarak tercihleridir. Kimisi Del Piero'yu, kimisi Raul'u, kimisi Kuranyi'yi, kimisi de bugün Fatih Tekke'yi tercih etmediği için eleştirilir mesela. Ağzı olan konuşur, ama normaldir. Susturmak için gereken, esas olan sonraki adımdır. Karar. Bu tercihlerin arasından da bir tercih daha yapmak, bir karar verilmesi gerekir normalde. Bunun da bir takım kıstasları olması gerekir sanırım. Fatih Terim'in ne kararlarını ne de kıstaslarını bilmiyorum. Daha somut konuşalım. Oturup tek tek saymadım ama Fatih Terim son Avrupa Şampiyonası ile birlikte 50 oyuncu seçmiştir sanırım bu maça kadar; ama ortada hala bir karar yok, neye göre seçtiğinin kıstasını da bilmiyorum. Keşke bilsem de kendi normatif değerlerime göre anlamak konusunda zorluk çeksem. İşler o zaman daha yolunda demektir ama hala bilmiyorum, bilmiyoruz. Böyle olduğu sürece de zaten her türlü sürprizin olduğu futbolda ve şu ana kadar bozarak oynamak dışında bir plan geliştirememiş Türkiye'nin performansının sürekli dalgalanmasından doğal birşey de yok. Şaşırmayacağım o yüzden Bosna, Belçika ve İspanya deplasmanından galibiyetler çıkarır, içeride Ermenistan'a filan puan verirsek.

Etiketler: , ,