3 Aralık 2009 Perşembe

New Jersey Rekoru





Şu rekora hazırlıklı gelmek kadar kötü bir taraftar hissiyatı yoktur sanırım. Yazık bu adamlara.

Etiketler: , ,

22 Kasım 2009 Pazar

Kılıçla Yatan Kılıçla Ölür



Geçen sevgili Can'ın Konyalı Portlandlılar blogunda Kaan Kural'ın 2 bölümden oluşan röportajını bir çırpıda, keyifle okudum. Röportajın keyifsiz tek kısmı vardı. Kaan Kural şöyle diyor: "5 yıldır yazıyorum. Ben yazmaktan sıkıldım, anlatmaktan sıkıldım. Onun yönettiği maçı seyretmek istemiyorum yani, düşün ben ki her maçı seyrederim."

Bahsettiği kişi Fenerbahçe Ülker'in koçu Bogdan Tanjevic. Kaan Kural ile aynı hissiyatı paylaşan milyonlarca Fenerbahçeli var. Aydın Örs'ün kellesi Mahmut Uslu & Turgay Demirel ikilisinin usta katakullisiyle alındıktan sonra sportif organizasyon anlamında şubede doğru yapılan birşey yok gibi. Hiç bilmeyenler bile bu takımda 3 senedir Mirsad dışında bir 4 numara olmadığını, rakibin çabuk ayaklı, yüzü dönük oynayabilen ve şut tehdidi olan uzunların Fenerbahçe'ye karşı career high yaptığını bilirler. Takımda 2 ve 3 numara ganimet gibiyken bir adet uzun forvet alınmayışının, yine Solomon gönderildikten tek kalan Greer'i ikame edebilecek bir oyun kurucu alınmayışının açıklaması yok. Eldeki genç cevherlerin beklenen gelişmeleri gösteremeyişleri de cabası. Bu tür organizasyon ve coaching hataları saymakla bitmez. Meraklıları açar forumları okur.

Buna rağmen takımın taşıdığı potansiyel, ve takım sevgisi yine de Abdi İpekçi'yi ıssızlıktan kurtarıyordu. Taraftar olabildiğince maça gitmeye çalışıyordu ama geçen sene göz göre göre giden şampiyonluktan sonra sevgisizlik öyle bir boyuta ulaştı, insanların aidiyet duygusu öyle bir sarsıldı ki 4 sene önce Eurolig'de F4 hedefi koymuş kulüp aynı salonda ortalama 1000 seyirciye bile oynayamıyor. Önümüzdeki sene Eurolig'e girmesi tehlikede. Ve iş artık her spor dalından anlayan ama basketbol konusunda know-how mütevazılığı gösterebilen Aziz Yıldırım şubeye el atmasına kadar geldi.

Filmi başa saralım. Hikaye geçen sene ki Efes serisinde başlıyor. Konuşmalar birebir doğru olmayabilir ama aynı tandansta geçtiği güvenilir kaynaklardan doğrulanmıştır. Aziz Yıldırım bastı bacak Marques Green'i gördükten sonra "bu mu aldığınız basketbolcu" türünden bir fırça atarak Mahmut Uslu'yu kızağa çekmiş ve bununla da yetinmeyip Tanjeviç'e de oyuncuyu oynatmamasını, aksi takdirde işine son verileceğini söylüyor. Tanjeviç emre karşı gelmek bir yana 2-0'dan şampiyonluğu verince mücadele de başlamış oluyor. Kılıçla yatan kılıçla kalkıyor, doğal.

Şansa bakın ki o sırada persona non grata Tanjevic'in de İtalya'dan talibi çıkıyor. Virtus Roma'nın GM koltuğunda oturan eski öğrencisi Dejan Bodiroga takıma yatırım yapılacağını ve organizasyonu bir üst seviyeye çıkarmak istediklerini söyleyerek Tanjevic'e gel diyor. Fenerbahçe de o sırada Oktay Mahmudi ile anlaşıyor. Bildiğin win-win. İşi bozan ekonomik kriz oluyor. Virtus yatırımı askıya alıyor, Bodiroga da koltuğunu kaybedince Tanjevic kürkçü dükkanına geri dönüyor ama Greer ve Kinsey transferlerine kendisinin insiyatifi dışında çoktan karar verilmiş bile. Durum öyle vahim durumdaki Tanjevic oyun kurucu seçiminde kenarda oturacak oyuncuyu hangisini daha fazla istemediğine göre yapıyordu. 1 sezon önce gitsin dediği Mrsic'e sarılması bu yüzden.



Tanjevic buna rağmen gitmez istemezken Fenerbahçe kararlıydı. Tanjevic'in ipi kesilecekti. Bu noktada devreye Turgay Demirel giriyor. Tanjevic, Fenerbahçe Ülker'den kovulduğu takdirde Turgay Demirel'e FIBA başkanlığı lobisini baltalayacağını ima ediyor. Demirel'in devletin tepesinde hatırlı bir takım dostları var. Etekleri tutuşarak onları arıyor ve oradan Fenerbahçe'ye sabredin baskısı geliyor. Üstelik 3 milyon $ tutan sözleşme fesih tazminatını da Murat Ülker ödemeye yanaşmıyor. Aziz Yıldırım sabrediyor ve ertesi sezon için Doğan Hakyemez dahil o dönemde baksetbol camiasının neredeyse tüm uzmanlarından takım hakkında rapor istiyor. En bombası ise Aydın Örs'ü arıyor. Birkaç kez yemek yiyorlar ve hocayı ikna etmeye çalışıyor. Hoca uzun süre gönül koyuyor.

Velakin takım arka arkaya maçlar kaybedilince Aziz Yıldırım daha kararlı yaklaşıyor. Aydın Hoca'nın koyduğu tek şart gelmeden önce şubede temizliğin bitirilmesi. Mahmut Uslu'ya çoktan el çektirilmiş, Aydın Örs'e vaktinde yapılanlar açığa çıktıktan sonra arada dostluk filan da kalmamış sanırım; ama düne kadar temizliğin başı olacak Tanjevic ikna edilmemişti. Aziz Yıldırım'ın istenmediğin yerde durma, 2010'u kaybetme restini görememiş Tanjevic. Avukatlarını uzlaşma için çağırmış.

Gelen ve gelecek taktik yalanlamaları ciddiye almıyorum. Tanjevic ile ilişkinin sona erdirildiği, şubedeki Aydın Örs - Oktay Mahmudi yapılanmasının duyurulması an meselesi. Ben koç olarak görmek isterdim Aydın Hoca'yı ama erkek basketbolunu yapılandıracak. Tüm kaynaklar da emrine verilecek. Geçtiğim kaynağı ya da transferi, Hoca'nın getireceği sevgi ve saygı bile bu takımı kısa vadede diriltmeye yetecektir. Uzun vadede doğru bir organizasyon kuracağına eminim, basketbol aklına kimse su dökemez.

Hoşgeldin Hocam...

Etiketler: ,

20 Kasım 2009 Cuma

Kısa Kısa NBA




NBA'in hakkını vermeyeli birkaç sene oluyor. Geçen sene Hidayet'in playoff final yapmasıyla geri döndüm ve artık açıkları alabildiğine hızlı kapatma zamanı. Takımlar henüz oturmadığı için derinlemesine yazmayacağım ama dün gece "where amazing happens" mottosunun hakkını veren bir gece yaşandı.

Pau Gasol, Eurobasket 2009'da parmağı tam iyileşmeden oynayıp şampiyonluk yaşadıktan sonra bu kez dizinden sakatlanmış ve Lakers ile sezon başını kaçırmıştı. 11 maç sonra geri döndü. Bulls karşısında maça aç kurtlar gibi başladı. 6 dakikada 10 sayı buldu. Toplamda 24 sayı, 7'si hücum 13 ribaund, 3 asist ve 1 blok ile oynadı. Süper bir geridönüş ama rakamları değil varlığı daha önemli Gasol'un. Bynum da buna benzer rakamlara ulaşsa bile Gasol'un üçgende yarattığı oyun içi etkiyi yaratmaktan uzak kalıyordu. Daha Kobeci hale gelmek bir tarafa Lakers hücumu mekaniğini kaybediyor ve istikrarsızlaşıyor Gasol olmadığında. Denver karşısında 80 bile atamayıp Phoenix'e 121 atabiliyorlar örneğin. Lakers'ı daha uzun hale getirmesi, çabuk ayakları, oyun bilgisi ve mental gücüyle üçgenin en kilit ve takımın en önemli parçalarından biri Gasol. Kobe Bryant 7/21 gibi berbat bir saha içi yüzdesiyle oynamasa Bulls'un 4 maçlık deplasman periyodu çok daha felaket bir başlangıca sahne olabilirdi. Yine de Lakers tarihinde bir tarihi devirmeyi başardı 24. Dün gece attığı 21 sayıyla toplam 24,182 sayıya ulaştı ve Kareem-Abdul Jabbar'ı geçerek Lakers tarihinin Jerry West'ten sonraki en skorer 2. oyuncusu oldu.

Gecenin bir başka tarihi anı da San Antonio'da yaşandı. Utah Texas'ta son kez Stockton - Malone ikilisiyle 1999 senesinde kazanabilmiş. 10 sene ve 20 maçtır Spurs deplasmanda kayıplar, bu gece o hesabı kapattılar ve 90-83 kazandılar. Williams - Boozer ikilisi 39 sayı 14 ribaund ve 15 asist ile oynadı ama galibiyeti getiren Millsap'ın kenardan yaptığı 20 sayı 7 ribaundluk katkıydı bana göre. San Antonio'nun ise 11. maçta 6. mağlubiyeti bu. Duncan çağında ilk kez % 50 galibiyet yüzdesinin altına düşüyorlar. Düşmüş demişken küçük bir not; yılların süperstarları Allen Iverson ve Stephan Marbury artık serbest oyuncular.

En flaş gelişmeyi ise en sona sakladım. Sezonun en kifayetsiz, en çapsız, en bitik takımı New Orleans Hornetts hem de Chris Paul yokken Batı'nın lideri Phoenix'i 110 - 103 ile devirdi. Maçı izlemedim ama istatistik kağıdında galibiyetin anahtarına dair 2 ipucu var. Stojakovic'in 7/11 ile 'oha' dedirten üç sayı yüzdesi ve 25 hücum ribaunduyla gelen 38 ikinci hücum sayıları. Jeff Bower'ın eli şimdilik değimiş gözüküyor Hornetts'a. Onun yönetiminde çıktıkları 2. maçı da kazandılar. Devamı gelsin, hiç değilse kızlarının hatrına !

Son olarak; NBA son 10 yılın en iyilerini seçiyor. Enfes videolar, performanslar var. Oylama şuradan.

Etiketler: ,

19 Kasım 2009 Perşembe

Bukalemun



3 gün sonra Yıldırım Demirören'in, Beşiktaş'ın ve ligin rotasını çizecek bir maç oynanacak. Beşiktaş ve Fenerbahçe derbide kozlarını paylaşacak. Türkiye'nin normal şartlar altında odağında bu maç olur; ama tribünde ortalama 1000 seyircisi olmayan, ekranda azınlığın takip ettiği bir basketbol skandalı bu gündemin önüne geçti. Bu ilginin her tarafı terörize oluşmuş, kirletilmiş sporumuzu temize çıkarmak ya da erdemli olmak gayretinden olduğunu düşünmek saflık olur. Galatasaray basketbol şubesinin karikatürize edilmiş şu bukalemun sahtekarlığına tur bindirecek çok dosyamız var bizim. Failleri ya Galatasaray kadar popüler olmadığından ya da bu seviyelerde gerçekleşmediğinden unutuluyor. Kimsenin iştahını kabartmıyor. Bugün de skandaldaki özne Galatasaray yerine Kepez Belediyesi olsa aynı şekilde unutulacaktı olay. Bu sefer unutanlar yok ama unutulanlar var. Bu da aynı senaryonun içinde gelişen bir başka filmdir.



O film yine sahnede. Galatasaray dürüstçe kararlılık göstererek virüsün büyük bir kısmını temizlemesine rağmen Adnan Polat'ın, Yiğit Şardan'ın, Ahmet Dedehayır'ın reytinginden ötürü Turgay Demirel'i konuşan yok. Oysa Galatasaray suçunu kabul etmişken, bütün bunların hesabını en başta kendi taraftarı sorarken medyanın tartışması gereken kişi Turgay Demirel'dir.

Zamanında belgede sahtecilikten hüküm giymiş ve TBF başkanlığına yeniden seçilebilmek için vergi borcu olan şirketlerini yakınlarının sırtına yüklemişti. Tanjevic'e sırf FIBA başkanlığındaki lobisini desteklemesini veya bozmaması için sözleşme süresince ne yaparsa yapsın arka çıkması, Fenerbahçe kovmak istediğinde araya yakın olduğu devlet büyüklerini sokması basketbola biraz yakın olanların bildiği ama bu ülkede unutturulan gerçekler.

Bu kez çizmeyi iyice aştı.
Bukalemunun en büyüğü olduğunu, menfaat neredeyse onun kılığına nasıl bürünebileceğini yine bütün hünerleriyle sergiledi.

Fenerbahçe Ülker başvurduğu zaman Mahmut Uslu'nun telkinleriyle kendisine kol kanat geren, kendisini Türkiye Basketbol Federasyonu'na başkan seçtiren Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe'ye boyun eğerek spor ahlakının bekçisi oluveren Turgay Demirel; Oyak Renault başvurduğu zaman defaatle red çekerek Galatasaray liseli, Galatasaraylı eski basketbolcu ve Ali Uras'ın yeğeni olmuş. Olayı örtbas etmeye çalışmış.

Pekçok ülkede suçu işlemek kadar büyük suçtur örtbas etmek, azmettirmek, arka çıkmak. Medeni ve gelişmiş ortamlarda yaşandığında da cezası ağır olur. Formula 1'de, 2008 Singapur Grand Prix'sinde sırf Fernando Alonso şampiyon olsun diye, yasak olmasına rağmen, Nelson Piqut Jr. takım direktifleriyle devre dışı bırakılmış ve olayı ortaya çıktığında hasıraltı etmeye uğraşan Flavio Briatore'nin defteri dürülmüştü. FIA'nın organize ettiği tüm yarışmalardan ömür boyu men edildi Briatore.

Turgay Demirel oturduğu koltuk sebebiyle doğal bir taraf değil; ama geçmişi ve FIBA başkanlığı için her türlü skandalı iç etmeye meyilli karakteriyle Flavio Briatore'den farksız. Kıyamet kopsa bu skandaldan ötürü istifa da etmez, o halde iş devlete düşüyor. Spor Bakanı Faruk Özak bu 17 yıllık iltihabı Türk baskebolundan kurtaracak yüreğe sahip mi ? Yakında göreceğiz.

Etiketler: ,

20 Eylül 2009 Pazar

Eurobasket 2009 Notları #2



* NTV yorumcusu İhsan Bayülken maç yayınında o kadar fazla detay veriyor, o kadar sık yorum yapıyor ki yazmak için birşey bırakmıyor. Yazacaklarım kendimde intihal hissi uyandırıyor. İlk iki maçta her parçasıyla çok speküle edilen 12 Dev Adam'ın farklı görüntüsüyle yine de zorlayarak yazdım. Sonra Sırbistan ve İspanya galibiyetlerinin yarattığı mutluluk yoğunluğu, ardından Slovenya ve Yunanistan mağlubiyetlerinin yarattığı hüznün yoğunluğu derken turnuva final gününe geldi. Bloga Eurobasket 2009 etiketi atıp, 3 post yazmak benim tarzım değil. Bu kez böyle oldu, kusuruma bakmayın.

* 4 takımlı gruplar oluşturup, 3 takımı üst gruba taşımak, çeyrek finale kadar 6 maç oynatıp madalya şansını tek maça bağlamak, o 6 maç yüzünden fikstürü sıkıştırıp takımların pestilini çıkarmak yılların FIBA geleneği. İlk defa olan birşey değil. Fransa ve Türkiye ciddi anlamda statü kurbanı oldular bu turnuvada. Felaket başlayan İspanya'ya ise statü piyangosu vurdu.

* Yarın Sırbistan ve İspanya final oynayacaklar. İki finalisti de yenmiş olmamıza rağmen madalya alamıyor oluşumuz bizim hayıflanma katsayımızı arttırıyor. Bu şansı uzatmalarda 2'şer sayıyla kaybetmiş olmamız sinirlerimizi de bozuyor ama üzülmesini bilmek lazım. Şu takıma zerre inanmayan, kılı dönse 3 gün rapor alacak adamların internette, sözlüklerde, medyada Hidayet ve koç Tanjeviç başta adam asmaca oynamak terbiyesizlikten başka birşey değil. Bizim bozulmadı mı arkadaşım sinirimiz ? 2 günde 2 yıl yaşlandım. 2 maçın ardından 2 saat Dikmen yokuşlarında yürüdüm. Siz de gidin azıcık hava alın. Sonra şu takımın mücadelesine, gösterdiği karaktere saygı duyun.

* Bu turnuva gösterdi ki biz savunma yapabildiğimiz ve oyun disiplininden kopmadığımız sürece varız ve her rakibimizle kafa kafaya oynayıp kazanabiliriz. Ama bu oyunda hücum da var. Kapasiten ve opsiyonların ne kadar sınırlıysa maçları kazanma marjinin de o kadar düşüyor. Bizim açımızdan gazozuna oynanan Fransa maçını saymıyorum, ama kendi ayarımızdaki takımlara karşı ya ufak nüanslarla kazandık ya da kaybettik. Seneye evimizde bir Dünya Şampiyonası oynayacağız. Aynı senaryoyu yaşamamak ve biraz daha rahat maç kazanabilmek için hücumda gelişmemiz şart. Ne var ki elimizde artık İbrahim Kutluay, Harun Erdenay, Serdar Apaydın ayarında istikrarlı şutörler yok. Bu kadar kısa sürede böyle bir oyuncu yetiştirme şansımız da yok. Devşirme hakkımızı kullanarak bu eksiğimizi kapatmamız lazım. 1-2 oynayabilen, takım için oynayabilen ve savunma düzenimizi bozmayacak bir oyuncuyu Tanjevic ve ekibinin bulması, Turgay Demirel ve arkadaşlarının da ikna etmesi lazım.

* Teodosic büyük oyuncu.

Etiketler: ,

10 Eylül 2009 Perşembe

Bir Varmış Bir Yokmuş

2002 yılında futbol milli takımımız dar rotasyonuna rağmen sistemi sayesinde Dünya Kupası üçüncülüğü almıştı. 2 sene sonra daha geniş rotasyona rağmen, aynı hocayla Euro 2004 finallerine gidilemedi. Görevi yarıda devralsa da Fatih Terim ile 2006 Almanya'ya hazırlanıp playoff turunda İsviçre'ye elendik. Aynı Fatih Terim ile Euro 2008 finallerine gidip, über başarılı bir sonuç aldık. 2010 Güney Afrika için moralimiz yerinde, kadro havuzumuz daha geniş ve grubumuz da kolaydı. Bugün alınan sonuçla 2010 Güney Afrika rüyasından uyanmak üzereyiz.Arda'nın direkten dönen şutu dışında hiçbir pozisyonumuzun gerisinde organizasyon yok. Savunma zaten hak getire. Terim maçtan önceki toplantısında "pozisyon vermeyi dert etmediğini" söyleyerek resmen de ilan etti bu anlayışı.

2006 Dünya Şampiyonası'nda 6. olan basketbol takımımız, 2007 yılında İspanya'da paspas olmuştu. Kadro, tarihimizin kağıt üzerinde en iyi kadrolarından biriydi. 2009 yılındayız. Hoca yine Tanjevic, kadromuz daha dar ama Polonya'da düzenini oturtmuş, rotasyonu belli ve sistemini harikulade işleten bir takımımız var. Önlerine geleni deviriyorlar. Ciddi ciddi madalya konuşuyoruz.

Bu örnekleri kulüpler bazında da yazmak mümkün.

Kıssadan hisse şudur;

Hayat algımız, gündeme ve olaylara bakışımız, çalışma şeklimiz herhangi bir alanda planlı bir gelişim göstermeye, ve bunu gelenek haline getirmeye uygun değil. Zaman zaman sonuç alıyoruz sadece. O yüzden takım sporlarında bir varız bir yokuz. Euro 2012'de şampiyon olan bir futbol takımı, evimizde düzenlenecek 2010 Dünya Şampiyonası'nda gruptan çıkamayan bir basketbol takımı görmek beni şaşırtmayacak. Döngü devam edecek. Aynı sorulara, aynı günahlara, aynı başarılara farklı özneler yazacağız sadece.

Alıştım şahsen.

Etiketler: , ,

8 Eylül 2009 Salı

Türkiye 94 - 66 Bulgaristan




Türkiye turnuvadaki ikinci gününde de olumlu sinyaller vermeye devam ediyor. Bulgaristan gibi umutsuz vaka konumundaki bir takımı yenmek mesele değil, kazanacağımız aşikardı ama galibiyetin geliş şekli mühim. Prensiplerimizdan zerre şaşmadan, olabilecek rotasyon içerisinde, doğru bir basketbol ile kazandık.


Pota altında Bulgaristan'a karşı siklet farkımız büyüktü. Gershon bunu önlemek ve bizi dışarıdan şut atmaya sevkederek ritmimizi bozmak için takımına maçın başında alan savunması yaptırdı. Daha 1 dakika dolmadan sol dipten iki boş üçlüğü deneyiverdik. İsabet bulamamamızdan ötürü hislerimize fazla kapıldığımızı zannedebilirsiniz ama o şutlar gelişigüzel atılmadı. Yüksek postta Ersan'ı topla buluşturup, alan savunmasının dengesini bozduk ve Kerem'in dağıttığı paslarla şutu hazırladık. Tanjevic genelde hazırlıksız yakalanıyor böyle beklenmediklere karşı, bu kez o da rakibin ne yapacağını iyi kestirmiş. Zaten Gershon da daha sonra alanı bırakıp adam adamaya döndürüverdi. Bu kez topu içeriye indirmeye gayret ettik. Rakip zayıf olmasına rağmen hem kenar hem de oyuncular oyuna hayli konsantre olmuşlar. Disiplini ve ciddiyeti de elden bırakmıyorlar. Çok sevindirici bir manzara bu.


İlk çeyreği 24-19 önde kapattık. 14 sayı Hidayet ve Ersan ile geldi. Litvanya maçının ilk devresinde de böyle olmuştu ama bu ikili bu kez sayıları daha organize hücumlarla buldular. İkinci çeyrekte ise öldürücü darbeyi vurduk. Sahada çift oyun kurucu ile oynadık. Kerem ve Ender süreyi ve tempoyu iyi ayarladılar, topu da hızlı dolaştırıp doğru oyuncularla buluşturdular. 29 - 8 gibi mükemmel bir performans yakaladık. Oğuz ve Ömer'in pota altını domine etmesi şaşılacak şey değil ama Ender'in bu çeyrekte 3'te 3 isabetle 9 sayı bulup maçın genelinde 5/7 üçlük isabetiyle 17 sayı üretmesi ve Kerem'in asist hanesinde 7 yazıyor olması bizim için çok önemli. Turnuvanın genelinde bu tehditler işimizi kolaylaştıracaktır. Savunmanın ve sistemin çok önemli bir parçası olan Sinan Güler'i de bu sayede hücuma dahil edip, bir silah daha kazandık. Semih'in formsuzluğunda Barış Hersek'i turnuvaya alıştırmak da Polonya maçı için doğru hamle.

Maçın geri kalanında da oyunu tutup, yorulmadan ve rahat bir galibiyet aldık. Üstelik en önemli iki kozumuz olan Hidayet ve Ersan'ı da dinlendirdik. Polonya maçında 35 dakika ihtiyacımız olacak bu oyunculara. Zira hem bir nevi bir sonraki turun maçı niteliğinde hem de ilk 8 için çok önemli. Ev sahibi moralli, seyirci ve muhtemelen bir parça hakem destekleri de olacak. Sertliklerine cevap verebilir ve 70 civarında tutabilirsek maç istediğimiz gibi geçer. Kısalarımız görevlerini yapacaklardır, sadece Logan'ı baskı altında tutmaları bile Polonya kısalarınn Gortat ve Lampe ile bağlantısı kesmeye yeter; ama bu iki oyuncu yine de fizikli ve sert oyuncular. Uzunlarımıza büyük iş düşecek. Tanjevic belki de bu yüzden Bulgaristan maçını koparmışken alan savunması denemeleri yaptı. Aslında uzmanlık alanıdır ama ne Fenerbahçe'de ne de milli takımda pek tercih etmiyor. Polonya gibi tek tabanca takım karşısında işe yarayabilir.

Etiketler: ,

Eurobasket 2009 Notları #1



* Önce kendi çöplüğümüze bir bakalım. Ev sahibi Polonya'nın son milli başarıları 1960'lı yıllarda. Son dönemlerde kulüpler bazında önemli yatırımlar yapıyorlar, fena da bir altyapı kurmadılar. NBA'de de temsil ediliyorlar. Gelişim bariz. coşku hat safhada. Bulgaristan karşısında oynadıkları resmi açılış maçında rüya gibi bir ilk devre oynadılar. Maç sanıyorum 17-16 iken öyle bir coştular ki devreyi 52-37 önde kapadılar. David Logan devşirme kontenjanı için iyi tercih gibi duruyor. Oyunu iyi okuyan ve sadece atan değil attıran çok hareketli bir kısa. Bulgaristan'ın felaket uzun rotasyonunda Gortat ve Lampe'yi çok iyi besledi. Kendi istatistik hanesine 23 sayı 9 asist yazarken, bu ikili toplam 12/18 yüzde ile 33 sayı 15 ribaund ve 9 blok ürettiler. Maçın en beklenmedik performansı ise 22 sayı ile Ignerski'den geldi. Seneye ACB'de Sevilla maçı denk gelirsek izlemek lazım. 90 - 78 açılış maçı için güzel skor ama Bulgaristan'a bile neredeyse 5 oyuncuyla oynamak, 4 oyuncuya 30 dakika üzerinde süreler vermek ilerleyen zamanlarda başlarına iş açar. Bizim gruptaki son maçımızı Polonya ile oynayacak olmamız rotasyon farkına da bakıldığında fiziksel bir avantaja dönüşebilir.

* Bulgaristan kötü bir takım. Uzun rotasyonları kötü, Evtimov'un eline bakıyorlar. Ivanov yüzü dönük oynamayı seven vasat bir 4 numara. Kısa rotasyonlarında da iş yok. Rowland isminde dengesiz bir gard var, sadece atıyor. Organizasyon sıfır. Sadece 10 asist yapabildiler maç boyunca. Sadece hızlı oynadıklarında ve şut silahlarını devreye sokabildiklerinde oyun tutturabildiler ancak Polonya'ya karşı 5/19 üçlük isabetiyle oynadılar. Videnov ve Stoykov baskılı savunulursa erir gider bu takım. Doğrusu İtalya'nın, turnuvayı izlerken ne düşündüğünü çok merak ediyorum.

* Yunanistan bu turnuvaya yarım gelenlerden. Papaloukas, Diamantidis, Kakiouzis, Tsartsaris ve Dikoudis yerine yeni parçalar eklenmiş. Iannakis gitmiş yerine başka bir tarzın koçu Kazlauskas gelmiş ama iyi olmuş. Savunma izlemek bir yere kadar güzel. İnsan bir yerde zarafet ve hücum arıyor. Yunanistan sert, disiplinli savunma takımı kimliğini koruyor ama Kazlauskas sayesinde hücumda da yenilikler var. Topu çok doğru, çok hızlı dolaştırıyorlar. Ve bilhassa tepe oyunları çok gelişmiş komşunun. Spanoulis ve Zizis'in delicikleri çok etkili oldu Makedonlar karşısında. 18-3 bir seri yakaladılar maçın başında, 11 sayıyı sırf Spanoulis attı. İçeride Schortsanitis ve Bourosis'i de iyi beslediler. Bilhassa Schortsanitis'i durduracak bir fizik turnuvada az. 86-54 Yunanistan için süper başlangıç ama, Spanoulis'in bu kadar eksiğin arasında, turnuva boyunca bu yükü ne kadar omuzlayacağı merak konusu.

* Efes World Cup sayesinde Ankara'da izleme fırsatı bulduğum Makedonya fena bir görüntü vermemişti aslında. Massey eklemesi sayesinde de turnuvada iz bırakabileceklerini düşünüyordum. Oysa Yunanistan maçında Bulgaristan'dan dahi kötü bir görüntü çizdiler. Sadece şut attılar ama % 19,2 ile attılar. İlk 2 sayılık isabetlerini maçın 13. dakikasında buldular. Ribauntlarda 23 - 40 ezildiler. Kısacası Yunanistan çok ağır geldi Makedonlara. Massey ve Samardziski dışında aklımda kalan tek oyuncu yok. Elemelerde 80 sayının altına indiklerinde maç kazanamıyorlardı, Portekiz ve Estonya'ya dahi yenilebiliyorlardı. Bu turnuvada ilk maçlar ışığında bu skoru yapabilecekleri takım olarak belki Bulgaristan'ı sayabilirsiniz. İşleri zor.

* Kalan maçlar arasında zaman zaman Sırbistan - İspanya maçını izleme fırsatı buldum ve İspanyolların neden hazırlık maçlarında bu kadar kötü sonuçlar aldıklarını anladım. İçeriye neredeyse hiç top indirmeden, sadece şut attılar. Bilhassa da ilk iki çeyrekte. İspanya her zaman iyi şut atan bir takımdır, özellikle de 3 sayı çizgisinin gerisinden. Fakat bu şutu hazırlamak için çizilmiş setlerin içerisinde iyi top dolaştırırlardı. Calderon'un yokluğunda bunu hiç yapamadılar. Rubio iyi başladı ama devamını getiremedi. Sırplar da genç ve enerjik takımlarıyla muazzam savunma yaptılar. Yine de % 10,5 üç sayı yüzdesi oyunla açıklanabilir bir rakam değil. En az bunun kadar ilginç olan bir rakam da serbest atış yüzdeleri. 15/28 isabetle % 53,8 yüzde yakaladılar. Elindeki sakatlıktan ötürü ilk turda riske edilmeyecek olan Pau Gasol'u oyuna sürmek zorunda kaldılar. O da takıma ayak uydurdu. 66 - 57 mağlubiyetle kapatılan, kabus gibi bir maç. Açılış gününün sürprizi.

* Sırbistan belki de şampiyona tarihindeki en düşük profili çizen, yapacakları sürpriz sayılabilecek bir kadroyla geldi turnuvaya. En büyük star Nenad Krstic olan bir kadro. Ama Partizan'ı tekrar Avrupa sahnesinde saygı duyulan bir takım haline getiren Tepic, Tripkovic ve Velickovic bende çok büyük merak uyandırıyordu. Macvan ve Teodosic'i da unutmamak lazım. İzlediğim bölümde çok sıkı ve sert bir savunma yaptılar. İspanya zerre karşılık veremedi, sindi. Sürekli dışarıdan şut atmak zorunda kaldı. Ivkovic baskıdan uzak taş gibi bir takım yapmış. Hücumda da sadece Tripkovic suskundu, kalan parçalar gayet başarılıydı. Yugoslavlar hala hayatta.

* Kalan maçları az da olsa izleyemediğimdem ahkam kesmeyeceğim ama herhangi bir sürpriz de yok. Bir yayın eleştirisi ile postu bağlayalım. NTV ve NTVSpor'un maç seçimlerini anlamadım. Hadi açılış maçıdır ve rakibimizdir diye Polonya - Bulgaristan ve Yunanistan - Makedonya maçlarına eyvallah dedik. Fransızları ve Almanları izleyemedik. Velakin bugün oynanacak Slovenya - Sırbistan maçı yerine Polonya - Litvanya maçının seçilmiş olması aklıma Sergen Yalçın'ı getirdi. "Ercan Taner Josico, Maldonado gibi kötü oyuncuları bulmak da büyük beceri" diyordu. Bu kötü maçları seçmek de gerçekten büyük beceri. FIBA TV konusunda ciddi ciddi düşünüyorum.

Etiketler: ,

Türkiye 84 - 76 Litvanya



Futbol, basketbol, ve benzeri rakip faktörünün önemli olduğu sporlarda karşı tarafın yapısı ve ne durumda olduğu önemlidir şüphesiz. Bu bağlamda Litvanya'nın kadrosunda olmayan Jasikevicius, Siskauskas, Songaila, Macijauskas, ve Jankunas üzerinden şu galibiyet küçümsenebilir. Turnuvayı kazanacak bir ilk beş bu ama unutulan detay bizim de çok önemli oyuncularımızın olmayışıdır. Mehmet Okur, Kaya Peker, Serkan Erdoğan, Kerem Gönlüm ve Ömer Onan da bizim yapımızı, oyunumuzu geliştirebilecek çok büyük parçalar. Bu galibiyeti Tanjevic önyargısından ötürü küçümseyecekler önce sahadaki oyunculara haksızlık yaptıklarının farkına varsınlar ve kalemlerini ona göre oynatsınlar.

Rol artık takım sporlarında dizilişin ve mevkilerin önüne geçmiş bir kavram. Türkiye yapısal eksiklerinin yanı sıra bu belirsizliklerin içinde boğulup duruyordu. Kim lider oyuncu, kim yardımcı oyuncu karmaşası büyüktü. Sadece rotasyonun değil, rollerin da dağılımında da başarısızdık. Eurobasket 2009'un başlangıç maçı özelinde bu sorunlar ortadan kalkmışa benziyor. Hidayet Türkoğlu ve Ersan İlyasova takımda, insiyatifi paylaşma gibi önemli bir karaktere de sahip olan iki lider oyuncu. 25 dakikanın üzerinde süre vermeme gibi bir huyu olan Tanjevic bu oyunculara ortalama 30 dakikanın üzerinde süre verdi. Bunun ne demek olduğu açık. Kaldı ki; savunma gayretimizle oyunda tutunduğumuz, hücumda üretemediğimiz ve 39 - 39 biten ilk devre boyunca bu iki oyuncunun sırtında yürüdük. Diğer oyuncular da takıma karşı büyük bir aidiyet hissederek boşlukları mükemmel doldurdular ve takım halinde şaşmaz bir konsantrasyon ve iyi oynayarak Litvanya karşısında 84 - 76 kazandık. Avrupa Şampiyonası tarihimizde Litvanya'ya karşı ilk galibiyetimiz bu. Detaylara bakalım.

Tanjevic'in ikiz kule vs. 4 numara Ersan seçimi önemliydi. Ersan bana göre tipik bir 4 numara olmasa da orada oynadığında bizim takımda herşey daha dengeli ve olumlu gidiyor. Fiziksel olarak yeterince iri ve sert olmasa da ribaund alabiliyor, sıkıştığı zaman şutu var ve oyunu okuyup doğru adama doğru pası atabiliyor. Futbolda topu iyi kullanan stoper tarifinin basketboldaki uzun karşılığıdır bu. Ersan ile sadece şut değil, top ve dripling hakimiyetimiz de arttı. Daha dinamik bir takım görüntüsüne kavuştuk. Lavrinovic'in bize yaratacağı sorunu biz ilk dakikalarda Ersan ile Litvanya'ya karşı yarattık. Litvanya'nın hayli zayıflamış kısa rotasyonuna iyi de baskı yaptık. Yengeç gibi oynayan 1 numaraları Mazutis ve pota dibinde akrep varmış gibi davranan uzunu Javtokas da, Litvanya'nın en korktuğumuz özellikleri olan pick n roll ve pick n pop organizasyonlarını törpüledi. İlk 3 dakikayı 11-6 önde geçtik.

Hemen ardından da rakip koç Butautas'ın hamleleri geldi. Son hazırlık maçında İspanya'ya karşı coşan Delininkaitis ve Petravicius'un oyuna girmeleriyle oyunun gidişatı değişti. Delininkaitis daha korkusuz ve delici bir oyuncu. Petravicius da potayı daha fazla zorlayan cinsten bir uzun. Faul problemine giren uzunlarımız, Kerem'in yavaş ayakları ve Ersan'ın defosunu ortaya çıkardı bu değişiklikler ve Litvanya ekolü işlemeye başladı. Oğuz Savaş, Sinan Güler ve Ender Aslan hamleleriyle Tanjevic oyuna doğru müdahalelerde bulundu. Velakin Delininkaitis ve Petravicius ikilisinden 10 sayı yemekten kurtulamadık. Çeyrek sonunda kenara 22 - 17 geride geldik. O değişiklikler kısa bir kuluçka döneminin ardından ikinci çeyrekte etkisini gösterdi. İlk 2,5 dakikası her iki takım için de sayısız geçen ikinci çeyrekte savunmamızı oturttuk. Ersan ve Hidayet'in peşpeşe gelen 12 sayısıyla oyunda dengeyi sağladık. Soyunma odasına da 39 - 39 berabere girdik.

Doğrusu hem Fenerbahçe hem de Türkiye ile klasik haline gelen 3. çeyrek sendorumundan korkuyordum ama kuruntum boşa çıktı. Tanjeviç Kerem Tunçeri ve Ömer Aşık yerine Ender ve Oğuz ile başladı.
Litvanya'nın Petravicius silahını yavaşlatmayı başardık. Hücumdaki manevra yeteneğimiz ve becerimiz de artttı ama farkı yaratan oyuncu Sinan Güler oldu. Üstelik tam da ben "Fenerbahçe olsa kimbilir kaç kez bakmıştın potaya" derken 2 üçlük yolladı. Utandırdı. Ender, Oğuz ve Hidayet'in de katkılarıyla çeyreği 5 sayı farkla 63 - 58 önde kapattık.

Son çeyrekte Ömer Aşık'a ayrıca bir parantez açmak lazım. Tecrübesiz, karar verme ve denge problemleri var. Hücum da neredeyse etkisiz eleman. Çok da çabuk faul alabiliyor ama skoru koruması gereken bir takım için yaptığı savunma ve taşıdığı blok tehdidi bulunmaz nimet. Hele de klasiklerinin aksine pota altı daha iyi olan bir Litvanya takımı karşısında. Ömer Aşık'ın oyunu son çeyrekte Litvanya'yı dışarıdan, spontane ve setten uzak şut atmaya itti. Jasaitis dışında da takım halinde potayı dövdüler. Lavrinovic biraderler, Kleiza ve Delininkaitis'in maç genelindeki 3 sayı isabetleri 2/15. Son çeyrekte de 0/6. Bunun yanı sıra ribaundlardaki hakimiyetimiz ve Ender - Hidayet ikilisinin yüzdeli serbest atışları sayesinde son çeyrekte koparılan ve umut veren bir galibiyet. 8 sayılık fark da olası bir üçlü averaj durumunda hayli önemli. Turnuvaya underdog gitmenin de üzerimizdeki baskıyı aldığı ve işimize daha çok geldiği de aşikar.

Savunmamız çok önemli ama maçı kazandıran detay hücumdaki performansımızdı bana göre. 2 - 3 sayı dengesini iyi kurduk. Ersan'ın bir kaç hatası dışında genelde doğru tercihlerde bulunduk. Yüzdeli attık. Hele serbest atışlar efsaneydi. Asist sayımızı da ikinci devrede ikiye katladık. Toplamda 12 yetersiz ama bizim standardımız için, hele de Litvanya'ya karşı hiç de fena değil. Ender oyunun bu tarafında maçın kahramanı.


Artık hedef Bulgaristan. Kuşkusuz iyi şutörler ama ilk maçlarında Polonya'ya karşı tutukluk yaptı bu silah. Üstelik pota dibinde bize karşı durmaları da imkansız. Hala Evtimov ile idare etmeye çalışıyorlar ki, kılları kadayıf oldu artık. Gortat sayesinde Shaq gibi oynadı. Litvanya karşısında takımın tek çürüğü olan Semih morallenebilir bu maçta. Eğer konsantrasyon kaybı yaşamaz ve bugünün yarısı kadar kısalarına baskı yaparsak güle oynaya götürürüz maçı. Ne Stoykov ne de Videnov el üstü şut atan oyuncular değiller. Rowland'a dikkat etsek kafi. Ömer Onan hazır olursa mükemmel olur. Finali de Polonya ile yaparak
Sırbistan - İspanya - Slovenya grubuna firesiz gidebiliriz.

Oğuz Savaş ve Ender Aslan'ın bu geceki performansları, Tanjevic'in kusursuz rotasyonu, savunmadaki gayretimiz, istikrarımız ve agresif oyunumuz turnuva geneline yayılırsa çapı hayli düşen turnuvada madalyaya oynamamız sürpriz olmaz. Yeter ki; 2001'in intikamı peşinde koştuğu hissi veren, Hırvat Radovic türünden hakem müsvetteleri çıkmasın yolumuza.

Eyvallah 12 Dev Adam.

Etiketler: ,

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Ricky Rubio Barcelona'da



Ricky Rubio bir Telekom maçında büyülemişti beni. Önceden de biliyorduk hünerlerini, ama böyle saf bir yeteneği çıplak gözle izlemek bambaşkaydı. O günden beri hastasıyım. Bu yaz hem NBA'i hem de ACB'yi karıştırdı bu ufaklık. Florentino Perez Real Madrid'e almak istiyordu. Oyuncunun kendisi Katalan ve oynadığı kulüp de Barcelona'nın arka bahçesi olan Joventut Badalona olunca olmadı o iş. Bugün ACB tarihinin transfer rekorunu kırarak Barcelona'ya transfer oldu. 3,5 milyon € alacak Badalona transferden. Ricky Rubio da en azından 2 sene sonra NBA'e gitmesi için gereken 500.000 $'ı halledecek bir mukaveleye imza atmıştır. İki taraf için de hayırlı transferdir. Barcelona'nın en kötü rotasyonuydu 1 numara. Şimdi Jaka Lakovic ile birlikte Ricky Rubio var, daha ne...

Etiketler:

26 Haziran 2009 Cuma

Orlando'dan Şampiyonluk Atışı



Gece 2009 NBA Draft'ını izlemeye oturmadan önce Vince Carter'ın Orlando'ya takas olacağı söylentisi bomba gibi düşmüştü. Draft esnasında takas gerçekleşti. Orlando Magic Rafer Alston, Courtney Lee ve Tony Battie karşılığında New Jersey Nets'ten Vince Carter ve uzun forvet Ryan Anderson'u kadrosuna kattı. Vince Carter evi Florida'ya geri dönmüş oldu böylece. Haberi de Orlando'da basketbol okulunda gençlere eğitim verirken almış.

Orlando bu takas ile şampiyonluk atışı yapmıştır. Zira Hidayet ve Rafer Alston dışında Orlando back courtunda Stan Van Gundy'nin sistemi işlemediğinde, oyun sıkıştığında kendi şutunu yaratabilen, skor üretebilen bir oyuncu yoktu. Alston'ın şutu nasıl yarattığı da malum. Bütün takım Hidayet'in eline bakıyordu, o kötü gününde olduğunda ya da faul problemine girdiğinde büyük bir krizin ortasında buluyordu Orlando kendini. Vince Carter hamlesi cuk oturmuştur Orlando için. Herkes için sayı makinesidir, spekteküler adamdır ama çok da iyi bir pasör olduğunu unutmamak lazım Carter'ın. Üstelik mental olarak olgun bir oyuncudur ve şu ana kadar all star olmaktan öte bir kazanımı olmadığından bu şampiyonluk için çok daha başka rolleri de kabul edebilir. Top kullanma konusunda yeterince mütevazı olacağına inanıyorum ben.

Ancak Carter'ın yeni bir Grant Hill olacağını da düşünenler hiç de az değil. Carter'ın düşüşte olduğunu, loser olduğunu ve Nelson - Lewis - Howard ile topu paylaşmayarak takım kimyasını bozacağı konusunda fikirler var. Hidayet ve özellikle kısa olmasına rağmen korkusuzluğuyla çok sevilen, aynı zamanda da iyi bir atlet olan ve sağlam prospecti olan Lee'nin gözden çıkarılmış olması da bu takası daha da buruk bir hale getiriyor kimileri için. Bu görüşte olanlar 4 numaraya Rasheed Wallace takviyesi istiyorlar, Lewis'in 4 numaraya geçtiği durumlarda size konusunda sıkıntı yaşadığını düşünerek. Bir bakıma haklı olabilirler ama hem Hidayet henüz kaybedilmedi hem de bu alınması gereken ve eldeki çekirdek kadroya yapılabilecek en iyi takviye, alınabilecek en iyi riskti. Lee iyi bir savunmacı, hücumunu da geliştiriyor. Orlando için de önemli bir parça ama kısa ve atletizmine rağmen hücumda Ben Gordon seviyesine dahi gelemeyeceğini düşünüyorum. Kollarının da kısa olması aynı boya sahip olduğu Chauncey Billups türünden bir savunmacı olmasının önündeki de en büyük engel. Bunlar geliştirilebilecek şeyler değil. Arkada Pietrus da varken bence yanlış bir hamle değil Lee'nin verilmesi. Takasta alınan Ryan Anderson de önemli bir yatırım ayrıca. Van Gundy'nin sisteminde önemli bir parça olabilecek ve dışarıdan da fena tehdidi olmayan bir uzun.

Genel menajer Otis Smith'i tebrik etmek lazım bu takas için. Sadece Battie'nin aldığı para bile insanı efkarlandıracak cinstendi. Bu hamleyle oyunculara da önümüzdeki sezon için net bir şampiyonluk istiyoruz mesajı verilmiştir ayrıca. 4 tane all star beraber oynuyorsunuz, alın getirin kupayı demektir.

Şimdi asıl meseleye gelelim. Hidayet kalacak mı gidecek mi ? Bu sorunun cevabını herkes gibi ben de merakla bekliyorum ama kalma ihtimali düşük görünüyor Hidayet'in. Orlando'nun elindeki takımı bozmaya niyeti yok aslında ve Hidayet'e de senelik 7 milyon $ alacağı fena bir kontrat sunmadılar. Playoff öncesindeki formuyla Hido bu kontratı kabul edebilirdi ama playoff ve final serilerindeki olgun oyunu, liderliği ve Orlando'nun beyni olması işleri değiştirmişe benziyor. Üstelik bu son vurgunu olacak, en iyi kontratını yapması için son şans. Hidayet de early termination opiton hakkını kullanmış ve sözleşmesini sonlandırdığını resmi bir yazıyla bildirmiş Orlando'ya. Bu Orlando'ya kapıyı tamamen kapadığı anlamına gelmiyor. Hido yine görüşecektir Orlando ile ama bir yandan da free agent piyasasından gelecek teklifleri görmek istiyor demektir. Menajeri Lon Bobby'nin senelik 10 milyon $ alabileceği bir kontrat istediğini okuyoruz Hidayet için. NBA'da bu parayı verecek takımlar var. Portland Trail Blazers onu çok istiyor mesela. Nicolas Batum'u benche yollayıp Hidayet ile 3 numarayı güçlendirmeyi ve aynı zamanda da Brandon Roy - Rudy Fernandez - LaMarcus Aldridge üçlüsünü oynatabilecek, onlara liderlik edebilecek bir oyuncuya da sahip olma peşindeler. Hidayet'in Larry Steele anısına emekliye ayrılan 15 numarayı giyemeyecek olması dışında da bir problem gözükmüyor.

Orlando penceresine geri dönelim. Hem salary cap hem de lüks vergisi ( basketbol alakalı gelirlerin % 61'i ) sınırlarının NBA'de bu sezon aşağı ineceği kesin gibi. Geçen sezon 58,69 milyon $ olan salary cap bu sene 57 civarına, geçen sezon 71 milyon $ lüks vergisi de 69 civarına gerileyecek gibi. Geçen sezon ortasında patlayan global krizin etkisini esas bu sene hissedecek NBA kısacası.

Orlando Magic Carter takası ile 4 milyon $ içeri girdi. Eğer Hidayet'e istedikleri rakamı verirlerse maaş bordro toplamları 77-78 milyon $ civarında olacak ki bu lüks vergisine merhaba diyecekleri anlamına geliyor. Lüks vergisi kuralına göre takım sahipleri belirlenen sınırın aşıldığı her 1 Amerikan Doları için 1 Amerikan Doları daha ödüyorlar. Bu Orlando için fazladan 8-9 milyon $ demek. Orlando 2010 yılında açılacak yeni salonunun getireceği ekstra paraya güvenerek lüks vergisini göze alıyor ama takım başkanı Bob Vander Wende'nin demeçlerine bakarsak tavan olarak 75 milyon $ belirlenmiş ki, Hidayet'in kalma ihtimalini düşürüyor bu tavan ihtimal. Davulun sesi uzaktan hoş geliyor ama tarih aradaki 3 milyon $ verip şampiyonluk yüzüğü takmak isteyecek süpestarlarla dolu. Aynı şey Orlando için de geçerli. Cleveland'ın Shaq hamlesini yaptığı bir ortamda Orlando elindeki şampiyonluk şansını ve onu getirecek kadro için para pul düşünmemeli. New York'a bakıp avutabilirler kendilerini mesela.

Etiketler: ,

15 Haziran 2009 Pazartesi

Efes Pilsen 74 - 68 Fenerbahçe



Fenerbahçe - Efes Pilsen serisinin başından bu yana farkedilir en büyük stratejiyi Ergin Ataman uyguluyor. Fenerbahçe kısalarına hem tam saha da hem de ön alanda baskı uyguluyor. Charles Smith, Thornton, Kerem Tunçeri ve kenardan gelen Sinan Güler, Shumpert gibi top çalma tehdidi olan oyuncularıyla da Fenerbahçe'yi doğru dürüst top çevirme ve pas yapma şansı tanımadan kilitliyordu hücumda. İçerideki uzunlar da Mirsad ve Oğuz dışında birebiri iyi oynayıp bitirebilen ya da tekrar dışarıya dönebilen oyuncular olmadığından iş tamamen kısaların bireysel çabalarına kalıyordu. Fenerbahçe'nin kısaları da aslında Solomon dışında kendine pozisyon yaratabilen oyuncular değiller ve o Solomon da ilk 4 maçta dökülünce Fenerbahçe'yi haliyle hep plansız ve verimsiz hücum etti seride.


Bu maçta da aynı strateji uygulandı Efes Pilsen tarafından ama Solomon bu kez attıklarında isabet buldu ve maçın ilk 5 dakikası ortada geçti. Ergin Ataman da daha 5. dakikada dolmadan Sinan hamlesini yapmak zorunda kaldı ve Fenerbahçe topal ayak hücum ederken adet sürünmeye başladı. Kabus gibi bir ilk çeyrek oynandı.

Fenerbahçe 6/13 isabet ile % 46 şut yüzdesi tutturarak; 9 ribaund, 1 asist ve 5 top kaybı ile oynadı bu çeyrekte. Yani şu asist ve top kaybı rakamlarından Fenerbahçe'nin ne kadar aciz hücum ettiğini pekala anlamak mümkün. Hücumdaki bu kısırlık savunmadaki arzuyu da düşürdü ve Efes Pilsen neredeyse her hücumunda kolay sayılar buldu. Efes pilsen 7/10 isabet ile % 70 şut yüzdesi tutturup; 7 ribaund, 7 asist ve 0 top kaybıyla oynadığı çeyrekte ikiye katladı Fenerbahçe'yi. Eğer Fenerbahçe hep yaptığı gibi üç sayılık atışlara bel bağlasaydı Efes Pilsen çok daha farklı bitirebilirdi ilk çeyreği ama parmak hassasiyeti düşük ve top kaybı riski yüksek uzunlarına rağmen topu içeriye indirmeye çalıştı Fener.

Tanjevic ikinci çeyreğe Ayhan Şahenk'te oynanan ilk 2 maçın kahramanı olan ama Abdi İpekçi'de unuttuğu Emir Preldzic ile başladı. Emir hem uzun kollarının verdiği fizik avantajı hem de cüssesiyle tam sahadaki baskıyı kırdı. Topu da elinde tutmak yerine arkadaşlarıyla paylaştı. Fenerbahçe daha sorumlu ve topu daha fazla dolaştırarak oynamaya başladı hücumda. Green'in 3 sayılık isabetiyle başlanan çeyrekte her dakika daha da ritim buldular. Ömer ve Semih ikilisine topu kullanabilecekleri yerlerde servis yaptılar ve Kasun'u sahadan sildiler. Savunması da sertleşen Fenerbahçe, Efes Pilsen'in ilk çeyrekteki akıcı hücumlarını kırdı ve Shumpert'in birebirleri ile Kaya'nın takipçiliği dışında Efes Pilsen'e sayı fırsatı vermedi.

Fenerbahçe 6/8 isabetle % 75 saha içi yüzdesi yakaladı bu çeyrekte. Top kayıplarını azalttı ve 0 asistlik ilk çeyrek performansını da 4 asiste çıkardı. İlk çeyrekte hiç top kaybı yapmayan Efes Pilsen'i de 4 top kaybına zorladı ve çeyreği 23 - 15 önde kapatarak, 12 sayılık farkı 4 sayıya indirdi. Bu bölümün yıldızı sayı atamasa da aldığı 8 ribaund ve oyun kurmadaki katkısıyla Emir Preldzic'ti.

3. çeyrekte de kaldığı yerden devam etti Fener. İlk dakikalar karşılık boş hücumlarla geçildi ama ardından Oğuz'un katkısıyla farkı eriten Fenerbahçe, Mrsiç'in üç sayılık saibetiyle maçta ilk kez 42-41 öne geçti. Efes Pilsen bu çeyreğin ilk 4 dakikasında sayı atamadı. Momentum Fenerbahçe'den yanayken Tanjevic ne hikmetse iyi giden beşi bozarak Green - Mrsiç ve Ömer Onan'ın back court oynadığı, Mirsad ve Vidmar'ın back court oynadığı acayip bir beşe döndü. Ergin Ataman ise doğru bir hamleyle Ender, Charles Smith ve faul problemine giren Kaya'yı kenara aldı. Kasun'un 5, Shumpert'in 4 numara oynadığı ve ön alanda fiziken Fenerbahçe'ye çok ters gelen Sinan Güler, Thornton ve Kerem Tunçeri beşini kullandı.

Hiçbirşey yapılamadığında bile Kerem Tunçeri alçak postta Green'in üzerinden post up oynadı. Fenerbahçe yardım getirdiğinde de boş adamı gördü ve bilhassa Sinan Güler üzerinden sayılar üretti Efes Pilsen. Tanjevic ikinci çeyrekteki geri dönüşün mimarı Emir'i hatırladı bu dakikalarda ve sahaya sürdü. Velakin savunmada Sinan ile değil Kerem ile eşleştirdi oyuncusunu. Green ikramiyesini bu defa Sinan işledi. Fenerbahçe alışılagelmişin dışında hatırı sayılır bir avantaj elde edebileceği 3. çeyrekte, koç Tanjevic'in kötü antrenörlüğü ve Ergin Ataman'ın da yerinde müdahaleleriyle Efes Pilsen karşısında 1 sayılık dezavantajla ayrıldı sahadan ve kenara da 56-51 geride gitti.

4. çeyrekte ise sahneye Fenerbahçe adına Semih ve Mirsad çıktı. O ana kadar SIFIR sayıyla oynarken 3 basket buldu boyalı alandan Mirsad. Efes Pilsen ise Shumpert - Smith ikilisiyle karşılık verdi ve maç bitime iki dakika kala 63-63 berabere duruma geldi.

Ve maçın kırılma anları. Semih başroldeydi. Smith'in kaçan serbest atışında ribaundu - kimilerince faul kokan bir pozisyonla - Kaya'ya kaptırdı ve akabinde hücum faul yaparak avantajı Efes Pilsen'e verdi. Maç Ömer Onan'ın serbest atışları sonrası 68-68 eşitliğe gelse de, 13 saniye kala verilen sportmenlik dışı faulle Efes maçtan galip ayrıldı. Seri henüz bitmese de Efes Pilsen büyük bir avantaj kazanmış oldu. Kendi sahanızda 2 maç kaybederek 2-0 geri düşülen bir seride 3 maç üstüste kazanmak ve öne geçmek psikolojik olarak büyük bir üstünlük.

Fenerbahçe oyun genelinde Efes Pilsen'den çok daha yüksek yüzdeli ettiği maçta 17 top kaybının kurbanı olurken, Efes Pilsen'in galibiyetinde başrolleri Thornton'un sustuğu bir günde Sinan ve Kaya paylaştı bana göre.

Doğrusunu söylemek gerekirse Efes Pilsen'de takım içi roller, oyuncu tercihleri daha belirgin durumda. Fenerbahçe'de ise durum tam tersi. Hala sahaya çıkacak ilk beş belli değil. Kim hangi rolü üstleniyor belli değil. Vidmar - Semih - Ömer ve Oğuz'dan oluşan uzun rotasyonunda kim ilk tercih, kim kimi ikame ediyor belli değil. Kısalarda da aynı durum mevzubahis. Tanjevic hala arayış içerisinde ve bu yüzden şu psikolojik motivasyona ve 12000 azmış seyirciye rağmen Abdi İpekçi'de kesin kazanır diyemiyorum.

Etiketler: ,

Los Angeles Lakers Şampiyon



Şu fotoğraf herşeyi anlatıyor, fazla söze gerek yok.

Eze eze yendiler Orlando'yu Amway Arena'da.

Tebrikler Şampiyon, Tebrikler MVP...

Etiketler: ,

Sportmenlikdışı Faul Kaosu




Basketbolun gündemi, TBL Final serisinin gidişatı bir düdükle, hatta düdükten sonra geciken el işaretiyle değişti. Fatih Söylemezoğlu yıllardır sıkça gösterdiği egosunu şu finalde de saklamak yerine ortaya çıkarmayı yeğledi. Basketbolu yakından takip edenler kendisini Efes Pilsen de dahil olmak üzere Banvit, Beşiktaş, Karşıyaka, Fenerbahçe gibi birçok kulübün istemediğini bilirler. Salon boşalttırmasıyla meşhurdur. Maç esnasında ettiği hakaretten daha sonra para cezasına çevrilmek üzere 2,5 aylık hapis cezası almaya gidecek kadar vukuatı olan, bir dönem çok uzun bir süreyle dinlendirilen bir hakemdir Fatih Söylemezoğlu. Şu maça da sadece son kararıyla değil maçın genelindeki kararlarıyla çileden çıkartmıştır. Hangi akl-ı evvel bu maça verdi anlamak güç.


Maç yazısı yazmayı isterdim ama son karar maçın önüne geçtiği için önce oradan başlamak lazım. Maç esnasında spiker, yorumcular ve hatta Fenerbahçe yöneticisi Nedim Karakaş da dahil olmak üzere herkes faul olup olmadığı üzerinde tartışıyor ve eğer faul varsa sportmenlikdışı faul kararı doğru dediler. Ben faulü tartışmıyorum, faul vardı ama bu sportmenlikdışı kararı tartışılır diyorum.

Neye göre tartışıyorum, FIBA'nın bu sezon başında yayınladığı oyun kuralları ve hakem yorumları kitapçığına dayanarak.

FIBA internet sitesinde de pdf olarak okunabilecek Resmi Basketbol Kuralları kitapçığında şöyle açıklanıyor sportmenlikdışı faul.
Art. 36 Unsportsmanlike foul

36.1 Definition

36.1.1 An unsportsmanlike foul is a player contact foul which, in the judgement of the
official, is not a legitimate attempt to directly play the ball within the spirit and intent
of the rules.

36.1.2 Unsportsmanlike fouls must be interpreted consistently throughout the game.

36.1.3 The official must judge only the action.

36.1.4 To judge whether a foul is unsportsmanlike, the officials should apply the following
principles:

• If a player is making no effort to play the ball and contact occurs, it is an
unsportsmanlike foul.

• If a player, in an effort to play the ball, causes excessive contact (hard foul),
then the contact shall be judged to be unsportsmanlike.

• If a defensive player causes contact with an opponent from behind or laterally
in an attempt to stop a fast break and there is no opponent between the
offensive player and the opponents’ basket, then the contact shall be judged to
be unsportsmanlike.

• If a player commits a foul while making a legitimate effort to play the ball
(normal play), it is not an unsportsmanlike foul.
Yine FIBA'nın Hakem Yorumları Kitapçığı kuralın detaylarını örneklerle bize sunuyor.
STATEMENT

When the ball is out-of-bounds for a throw-in and is still in the hands of the official or is already at the disposal of the thrower-in and at that moment a defensive player on the court causes contactwith a player of the team of the thrower-in also on the court and the foul is called, this shall be judged as unsportsmanlike.

Example 1:

A4 has the ball in his hands or at his disposal for a throw-in when B5 causes contact with A5 and a foul is called on B5.

Interpretation:

Because B5 is obviously not making any effort to play the ball and an unsportsmanlike advantage is gained by not allowing the game clock to restart. An unsportsmanlike foul must be called without a warning being given.

Example 2:

The ball has left the hands of A4 on the throw in when B5 causes the contact with A5 and foul is called on B5.

Interpretation:

Normal personal foul should be called unless the officials judge that the severity of the foul of B5 requires an unsportsmanlike or disqualifying foul to be called.
Bunları referans olarak koydum ve tamamını Türkçe'ye çevirecek vaktim de yok, sadece bize gereken kısmına ( bold yapılan yerler ) yazıda değineceğim.

Efes Pilsen - Fenerbahçe maçındaki duruma bakalım.

Son 13 saniye.

Skor 68-68

http://gelgidersin.blogspot.com/2009/06 ... 8-son.html

( Görüntüde 1:21 kala başlıyor pozisyon )

Thornton topu kenardan oyuna sokacak. Topu rahatça oyuna sokamaması için çizgi gerisinde Preldzic savunma yapıyor Thornton'a. Saha içerisindeki top alma/top aldırmama savaşında ekrana girdiği kadarıyla yüksek postta Ender ile Mrsic, 3 sayı çizgisinin gerisinde Mirsad ile Shumpert, boyalı alanın hemen dışında da Charles Smith ve Ömer Onan eşleşmiş.

Kıyasıya bir savaş var.

Top Thornton'un elinde.

Shumpert üç sayı çizgisinden içeriye, pota altında doğru katediyor. Mirsad takip ediyor Shumpert'i. C.Smith perdeleme için Mirsad'ın önüne geçmeye çalışıp Shumpert'e pota altında boş pozisyon yaratmak istiyor. O koridoru boşaltmak için de Ender de Shumpert hareketlenir hareketlenmez ölü bölgeye kat ediyor ve savunmacısı Mrsic'i de yanında götürüyor. Efes Pilsen'in daha önce de topu oyuna kenardan sokarken sıkça yaptığı bir set bu. Belli ki Ergin Ataman bu son 13 saniye için bu seti çizmiş.

Velakin C.Smith geç kalıyor perdeleme için. Shumpert Mirsad'dan kurtulamıyor. Hal böyle olunca topa en yakın olan Efes Pilsenli oyuncu C.Smith 5 saniye kuralının sebep olacağı top kaybını engellemek ve için dışarıya çıkıp top almaya gidiyor. Ömer geç kalıyor Smith'i takip etmekte ya da Smith erken davranıp Ömer'in bir adım arkasına geçerek avantaj sağlıyor. Ömer de gaflet anında yakalanıyor ve faulü istemsizce yapıyor.

Tanıma göre Ömer'in yaptığı faul Thornton topu oyuna sokmadığı için sportmenlikdışı faul ama örnek ve yorum bölümüne bakıldığında manzara değişiyor.

Örnek şöyle diyor;

Top A4 oyuncusunun elindeyken veya topu kenardan oyuna sokacakken B5 oyuncusu A5 oyuncusuna temasta bulunur ve B5 oyuncusu için faul çalınır.

Yorumda da şöyle diyor;

B5 oyuncusunun hamlesi açıkça topa olmadığından, ve maç saatinin başlamaması suretiyle sportmenlikdışı bir avantaj kazandığından uyarı verilmeden sportmenlikdışı faul çalınmalı.

A4=Thornton
A5=Charles Smith
B5=Ömer Onan

FIBA'nın yaptığı yorumdaki kilit ve esas cümle kazanılacak sportmenlikdışı avantaj. Bütün bu kıyamet o avantajdan ötürü kopuyor.

Ne o avantaj ?

Saatin işlememesi.

Saatin işlememesi kimin, nasıl avantajına olur ?

Oyunu geriden takip eden, mağlup durumdaki takıma.

Çünkü saat işlemesin ki var olan sürenin tamamı serbest atışların ardından yapılacak hücumda kullanılabilsin. FIBA bunu sportmenlik dışı bulduğu için ve yapılmasının önüne geçmek için bu durumlarda topu serbest atışlardan sonra savunma takımına değil hücum takımına veriyor.

Fenerbahçe mağlup mu peki ?

Değil. Maç berabere.

Ne avantaj getirir bu faul Fenerbahçe'ye faul hakkını halihazırda doldurmuşken ?

Hiç.

Neyin sportmenlikdışı faulü bu peki ?

Şu pozisyon aklı selim ile süzüldüğünde Fenerbahçe'nin saati durdurmasının kendi lehine getireceği bir avantajın olmadığını, o esnada herkesin işine konsantre olduğunu ve kimsenin rakibine faul yapmak için özel, kasıtlı bir çabası olmadığını ( bilhassa rakibin en iyi atıcısına ) ve faulün oyun içerisinde oluşabilecek bir hatadan, temastan kaynaklandığını anlayabilirdi. Normal faulle maçı devam ettirebilirdi hakemler ya da sezon içerisinde çokça yapıldığı gibi top oyuna girdikten sonra düdük çalabilirlerdi kurallara çok bağlı hakemlerimiz.

Böylece herşeye rağmen güzel giden seri katledilmez, insanlar delirmezdi. O berbat manzarayı görmez ve abuk sabuk demeçler duymazdık.

Olmadı maalesef.

Kına yaksın Fatih Bey.

Etiketler: ,

12 Haziran 2009 Cuma

LA Lakers 99 - 91 Orlando Magic



Orlando için olup olmamak maçıydı bu. Sadece kazanması değil, kendi oyununu kabul ettirip de kazanması çok önemliydi. Bunun bilincinde başladılar sanki oyuna. Hidayet'in liderliğinde o doğru şutu bulmaya dayalı, bol paslı, dinamik ve akıcı hücum oyunu daha maçın başında neredeyse kusursuz olarak sergilendi. O hücumların tıpkı ikinci maçın sonundaki tip gibi çaylak Courtney Lee'nin elinde sonuçlanması ise talihsizlikti. Bomboş 4 üç sayılık atışın sadece 1 tanesini değerlendirebildi Lee. Kaçırdığı 3 atışın da sağ dipten kullanılmış olması da ilginçti.

Lee'nin Kobe karşısında aldığı 2 erken faul ile topla bu kez Rafer Alston ile buluştu ve 1 numaranın yüksek yüzdeli atışları sayesinde Lakers top içeriye indiğinde Fisher ile Howard'a yardım götürüp, Orlando'yu top kaybına da zorlayamadı. Hem Howard rahat rahat hücum ribaundlarını topladı hem de aldığı topları çok rahat bir şekilde dışarıya yönlendirince delik deşik oldu Lakers savunması. Hidayet'in Ariza karşısındaki üretkenliği de seyredeğerdi. Ariza'nın Hido'yu savunmasındaki temel nokta daha rakibini yakın alıp, daha iyi dripling ettiği sağ tarafını kapatmak üzerine kurulu ama bu kez işe yaramadı. Hido nispet yaparcasına ilk çeyrekte attığı üç turnikenin üçünü de soldan drive ederek buldu. Uzunlar yardım getirdiğinde ise dışarıdaki boş adamı bularak, 11 ribaund ve 3 blokla pota altını karartan Dwight Howard ile birlikte ilk çeyreği domine eden isimlerin başında geldi.

Lakers tarafında hücum da kötü gidiyordu. Hele Bynum - Odom ve Ariza üçlüsünün ikişer faul almasıyla birlikte tamamen Kobe'nin eline baktılar ilk çeyrekte. Ona hücumda yardım edebilecek tek oyuncu olan Gasol da ilk çeyreği uzun süre 0 sayı 0 ribaund ile götürünce Big Phil hiç değilse Howard'ı biraz bozayım diye düşünmüş olacak Josh Powell ve Mbenga ile bitirdi çeyreği.

Bu kadar iyi giden bir çeyrekte Orlando'nun sadece 4 sayılık bir diferans yakaladıysa Lakers yatsın kalksın "24" e dua etsin ama o da insan. İkinci çeyrekte Bryant'ın dinlendirildiği dönemde Orlando farkı 10-12 sayı civarına taşıdı. İkinci çeyreğin en önemli ismi ise yaptığı katkıyla Reddick'ti. İlk yarıda 9 sayı bulan Alston'un susmasıyla birlikte devreye girdi. Hem attı hem de attırdı ve bitime 7,5 dakika kalan tekrar oyuna giren Kobe'yi de fena savunmadı. Orlando eğer şu çeyrekte Howard'ı içeriden Lewis'i de dışarıdan biraz daha etkili kullanabilse farkı 20'lere taşıyabilirdi ama Lewis gerçekten berbat bir günündeydi. 2/10 saha içi, 2/6 üç sayı isabetiyle oynadığı maçta, ilk şutunu maçın 14. dakikasında kullanabildi ancak. Orlando'nun hem Howard hem de Lewis gibi iki büyük skor opsiyonunu kullanamadığı ve % 25 üç sayı yüzdesiyle oynadığı bir devreyi Hidayet ve Gortat & Reddick ikilisinin katkısıyla 49-37 önde geçmesi Lakers'ın hem savunmada hem de hücumda ne kadar kötü oynadığını anlamak için yeter de artar.

3. çeyrekte bir geri dönüş bekliyordum beklemesine de o geri dönüşte başrol oyuncusunun Ariza olacağı 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Çaldığı ve smaçla bitirdiği topla başlattığı seride peşpeşe 7 sayı attı ve Hidayet'e de 4 faul aldırarak kenara gönderdi Ariza. 4 dakikada 12 sayı buldu Lakers bu dönemde. Hidayet'in kenara gelmesiyle gelişigüzel ve plansız hücum etmeye başlayan Orlando'ya da 7 dakikada sadece 7 sayı fırsatı verdiler. 12 sayı geride girdikleri 3. çeyreği 4 sayı farkla, 67-63 önde kapattılar.

4. çeyrekte Pietrus'un ekstra oyunu ve Hidayet girdikten sonra toparlanan hücumla oyunu çevirmeyi başardı Orlando ama Nick Anderson'un hayaleti sahadaydı sanki. Genel olarak kötü serbest atış attıkları maçın sonunda da aynı istikrarı korudular ve Howard'ın maçın bitimine 11 saniye kala kullandığı 2 serbest atışı da kaçırmasıyla çanlar Orlando için çalmaya başladı. 4.6 saniye kala Fisher'in - sanıyorum maçtaki ilk isabetiydi - üçlüğüyle maç uzatmaya gitti. Kalan süre bir basket için yeterliydi Orlando adına; ama çok kötü kullandılar son hücumu. Pietrus'un inadını da çözmek zor gerçekten.

Burada Stan Van Gundy'e de bir paragraf açmak lazım. Geçtim son hücumda topu Hidayet ile oyuna sokmamasını, Rafer Alston ve Jameer Nelson ısrarından ötürü diplomasını yırtmak lazım. Maçı yabancı kanaldan izledim, dolayısıyla Kaan Kural ve Murat Kosova neler söyledi bilmiyorum; ama Nelson'un ayakta duramadığı ve Alston'un da potayı dövdüğü bir maçta Anthony Johnson'ı düşünmüyorsa artık Van Gundy'nin annesine filan küfrettiğini düşünüyorum Johnson'un. Yani şu ikilinin böyle pespaye, böyle rezil bir oyun oynadığı dönemde 2 dakika da olsa düşünülmez mi bir adam. Tamam Nelson da Alston da çok katkı verdiler bu takıma ve idare edilmesi de zor oyuncular, küstürmek de istemiyorsun ama gözgöre göre davetiye çıkarılmaz şu geri dönüşe. "I'm a motivational genius" demeyi biliyorsan bu adamları da yeri geldiğinde kenara almayı ve daha sonra da küstürmeden oynatmayı bileceksin.

Uzatmayı uzatmaya gerek yok. Ayan beyan ortada her şey. Hidayet'in skor olarak da bu kadar iyi oynadığı, Howard'ın da bu kadar olgun oynadığı, rakipte Kobe'nin sadece şut atmayı düşündüğü ve % 33 ile oynadığı, Odom'un faullerden başını kaldıramadığı ve Gasol'un da pota altında ezildiği bir maçı
Orlando kaybediyorsa enayiliklerine doymasınlar. Seride ellerine gelen ama uzatmada kaybedilen 2. maç bu. 5 dakikalık bir geri dönüş ve ekstra Ariza performansı yetti Orlando'yu yıkmaya. Seni de sevmiyorum sütoğlan Derek Fisher. Gina'nın uğurunu da yalan ettin. Şu renklerden de illallah noktasına geldim bu sene. Hep çile, tam çile. Her branşta, her ülkede illa kanser edecek. Tutsam da tutmasam da...

Etiketler: ,

11 Haziran 2009 Perşembe

Fenerbahçe 68 - 77 Efes Pilsen




Ortaokulda ısınmaya başladığımızda basketbola daha takımda filan oynamıyorduk. 3-3 tek pota maç yapardık. Uzun adamdım, o zamandan 2.03 gibi bir uzunluğa erişeceğim belliydi. Genelde 4 ( uzun forvet ) gibi oynardım, pota altında ayak oyunlarım fena değildi. Orta mesafe şutum, driplingim ve ayak çabukluğum da vasatın üzerindeydi. Şut feykini attığımda karşımdaki çok çabuk biri değilse geçebiliyordum. Karşımda da Mehmet diye bir arkadaşım oynardı genelde. Atletik olmasına rağmen 5 numara ( pivot ) yatkınlığı daha fazlaydı. Dışarıda başa çıkamadığından içeriyi domine etmeye çalışır ve göğüs göğüse oynardık. Hakem filan da olmazdı. Terbiyeli çocuklardık, arada bir gerilirdi ortam ama fazla uzatmadan kararlarda anlaşırdık. Bizim Mehmet o göğüs göğüse oyunlarda hareketi bitiremediğinde hep faul isterdi. Ne var dediğimde de, vücut derdi.


Ben menüsküs sebebiyle artık basketbol oynamıyorum, diz zorlamaya gelmiyor. Davul gibi de olduk zaten ama çok şükür hala maç izliyoruz. Basketbolda kolunu, kalçanı, dizini, göbeğini filan çıkarmadığın takdirde temas doğaldır. Oyunun nüvesinde vardır. Fener - Efes serisinin ilk 2 maçında hakemler bu düstura hep bağlı kaldılar. Hatta finalin getirdiği konsantrasyonla savunmada hoşgörülenden öte sertliklere dahi izin verdikleri oldu. Mesela FIBA'nın artık topla alakasız olduğu takdirde sportmenlik dışı faullerle cezalandırılmasını istediği Yugoslav faullerinde dahi sadece faul çaldılar.

Velakin seri Ayhan Şahenk'ten Abdi İpekçi'ye taşınalı beri hakemler sanki bale hakemi gibiler.

Şu maçta daha da net görüldü ki Efes Pilsen oyuncuları ne zaman penetre etse ve Fenerbahçe oyuncuları ne zaman hücum eden oyuncuyla birlikte kaymaya başlasa ve ucundan temas etseler faul düdüğü çıkıyor. Hele Shumpert'in baselinedan aldığı iki faul düdüğü var ki yıldız takım maçında çalınmaz o fauller. Galatasaraylı Nur Germen de Fenerbahçe savunmasının yeterli sertlikte olmadığı hakkında keyifli keyifli yorumlar yapsın. Aynı fauller Fenerbahçe lehine de verilse tamam diyeceğim, kimi hakemlerin basketbola bakışı böyledir ama kaızn ayağı öyle değildi. Seriyi 2-2 yapmaya şartlanmışlardı sanki. Bırakın ev sahibi avantajını, ortada bile maç yönetmediler. Seriye zevk gelsin, tamam da böyle de katletmemek lazım oyunu.

Hakemlerin maçta dengeyi değiştiren takdirleri sadece bununla da sınırlı kalmadı. Kerem Tunçeri'nin maçın sonunda 2 driplingi var elini savunmacısının beline dolayıp, kendisine kural dışı avantaj sağladığı. Biri Kaya ile smaç basket oldu, diğeri de Shumpert'in üç sayı isabetiyle bitti. Oysa aynı hakemler pota altında Ömer Aşık'ın Kerem Gönlüm'ü aynı hareketle geçmesini baykuş misali keskin gözlerle yakaladılar.

Bitmedi daha hakem rezaleti. 3 tane hakem var sahada. Futboldaki gibi de 6500 metrekareyi ve 22 oyuncuyu da kontrol etmiyorlar. Hepi topu 100 metrekare alanda, 10 adamı kontrol ediyorlar. Buna rağmen Kaya'nın hareketli perdelemelerini göremediler. Üstelik bir değil defalarca kez örnekler sundu Kaya bu hareketli screenlerden. Topaç gibi döndü her perdelemesinde ama faul sonunda dayanamayıp hamle yapan Ömer Onan'a çıktı. Bir de formasını çekti Fenerbahçeli oyuncunun kat yaparken, o da görülmedi hakemler tarafından.

Kaya'dan devam edelim. Serinin ikinci maçta enfes bir piyes oynamıştı. Hani Cleveland'ın Brezilyalı uzunu Varejao'dan daha yaratıcıydı. Sen önce git faulü aldığın halde Devin Smith'in eline vur, sonra katır tepmiş gibi kendini yere at, gözünü tut ve rakibine teknik faul aldır. Bir de o faulleri sokamayacağını bildiğinden sakat numarası yap ve yerini Thornton'a bırak. Green'in temasında bile devrilecek potansiyel taşıyor Kaya. Sportmenliğe sığmaz bu, Mirsad'ın spontane ve agresif hareketleriyle filan da meşrulaştırılmaz. Bilinçli, planlı, kurgulanmış hareketler hepsi. Galatasaraylısın, Fenerbahçe'den de nefret ediyorsun ama bu kadarı fazla. Neydi öyle bitmiş maçta inadına o pota sallamalar filan...

E bütün bunlar saha kenarında da Ergin Ataman ile birleşince Fenerbahçe taraftarının maçın sonunda neden zıvanadan çıktığını meşrulaştırmasa da gayet açıklar. Melih Gümüşbıçak'a naçizane notumdur ve böyle yönetilecekse eğer o salonda daha da büyük feveran olur. Herşeyi taraftara atmayı bırakın. Hırsızın da suçu var.

Maça gelirsek;

Fenerbahçe'nin hücumdaki sorunları devam ediyor. Yine bir tane bile çizilmiş set oynayamadılar. Üstelik hızlı hücumları dahi öldürecek kadar konsantrasyondan ve cesaretten uzaktılar. Top kayıpları azaldığı halde bir türlü ritim bulamadılar. Uzun süredir bu kadar kötü görmemiştim Fenerbahçe'yi. Uzunların zaten Oğuz dışında top hassasiyetleri ve ayak oyunları vasatın altında Fenerbahçe'de. Oraya top indirildiğinde eğer smaç şansı yoksa Efes ya çalıyor o topları ya da sıkıştırmayla rahat atış yaptırmıyor. Top oradan dışarıdaki gardlara da çıkmıyor ve boş şut bulunamıyor. Hal böyle olunca da geriye kısaların bireysel çabaları ve gelişigüzel şut dışında seçenek kalmıyor Fenerbahçe için hücumda. Yine de maçı çevirecek şansa kavuştular maç içerisinde birkaç kez ama orada da ya yanlış tercih kullandılar ya da hakemlere takıldılar. Teslim bayrağını da daha maç bitmeden çektiler. Edecek çok fazla kelime yok Fenerbahçe'nin kötü oyununa ve Solomon'un felaket performansına dair.

Serinin ikinci maçının ardından Tanjeviç'in oyuncu tercihlerini, mola almaktan dahi kaçınan tepkisizliğini bir terbiye unsuru olarak nitelemiştim bu blogda ama bu kadarı fazla. Koç iradesini yeri geldiğinde koymak gerek. Hele de farkı 2 ve 4 sayıya indirdiğinde ya da Efes 8-10 sayıya çıkardığında farkı o irade elzem. Son maçın ardından uyuduğunu ima ettiğinden ötürü bu maçta farklı bir coaching bekliyordum ama aynı dalgınlığı bu maçta da sergiledi Tanjevic. Molalarda hep 1 pozisyon geç kaldı ve genelde oyuncu değişiklikleriyle idare etmeye çalıştı. Velakin hiçbirşey koçtan duyacağın iki kelimenin yerini tutmaz oyuncu için. Oğuz, Preldzic ve Mrşa'nın çok az süre alması benim için hocanın bir diğer büyük tercih yanlışıydı.

Efes Pilsen ise oyundaki verimliliğini seride her maç geliştiriyor. Basit ama etkili hücum ediyor. Bilhassa ilk çeyrekte pick n roll ve pick n pop silahlarını hep sıcak tutarak, her fırsatta icra ederek Fenerbahçe'yi kendilerine 2-3 pozisyon dışında yaklaştırmadılar ve hakemlerle zaten yerlerde sürünen savunma direncini iyice kırdılar. Thornton'u da çok doğru kullandılar. Shumpert zaten Fener'i görünce coşuyor. Kerem Gönlüm'ün de hakkını vermek lazım, o da hem savunmada hem de hücumda fazla süre almamasına rağmen çok ekstra oynadı.

Savunmada da standartlarını bir adım öteye taşıdı Efes. Serinin başından bu yanan gardları 3/4 sahada sıkıştırıp, rahat oyun kurdurmuyorlar ve fast breaklerde de gerekirse sert faullerle kolay şansı tanımıyorlardı. Bu maçta switchingler, double teamler de neredeyse kusursuz uygulandı. Hani bir ara Phil Jackson kurguladı sandım savunmayı. Pota altından top dışarı zaten çıkmıyordu, üç sayının gerisindeki paslaşmalarda da kanalları çok iyi kapattılar. Smith'in top çalma tehdidini çok iyi kullandılar. Her oyuncuya da yardım getirerek ne penetre ne de boş şut imkanı tanımadılar Fenerbahçe'ye. Serideki en iyi maç performansıydı bu ve maçı her yönüyle haketti Efes Pilsen.

2-2 olan seride bütün ibreler şu anda Efes Pilsen'i gösteriyor. Berbat bir moralle geldikleri Abdi İpekçi'den eskisinden daha güçlü çıktılar. Fenerbahçe ise şu an Efes'in ilk girdiği şoktan daha ağır bir şokun içerisinde. Efes Pilsen takımı Tarkan, Fenerbahçe ise Wang yu konumunda.

Şahsen tek umudum salon avantajının umulanın aksine ters işlemesi.

Etiketler: ,

9 Haziran 2009 Salı

Fenerbahçe 91 - 98 Efes Pilsen



Maçtan önce Efes Pilsen'in önünde çok dik ve çıkmaya çalışırken de 12000 kişinin geri itişine karşı koymaya çalıştığı bir yokuş vardı. O yokuşu çıkmaları için kendileri kusursuz bir basketbol oynamakla yetinmemeleri rakiplerinin de ritmi bozulmalıydı. Fenerbahçe gibi rüzgarı arkasına alarak oynamayı seven ve bu atmosferlerde daha fazla ritim bulan, coştukça coşan takımlar için bu çok düşük bir olasılık ama gerçekleşti.

Fenerbahçe seyircisinin önünde maçı hemen koparmak isterken oyun disiplinine maçın başından itibaren ihanet etti. İlk çeyrekte hücum ribaundlarının, ikinci çeyrekte de atılan acele atışlarda başarı sağlanmasıyla bu defo pek gözükmedi ama maçın sonunda ibre terse döndü. Şutlar girmedi, ilk çeyrekte 10 hücum ribaundu alan Fenerbahçe maçı 17 ile tamamladı ve dahası pota döven Efes Pilsen Shumpert'in gayretiyle hücumda ritim yakaladı ve maça ortak oldu.

Fenerbahçe ise bindiği dalı kesti ve uzun süre önde götürdüğü, iki kez 15 sayılık diferansı yakaladığı maçta seyircinin de aynı paniğe ortak olmasıyla oyundaki üstünlüğünü kaybetti. Uzatma şansını da kullanamadı. Burada Solomon'a bir parantez açmak lazım. Bu türden oyuncuyu alıyorsanız bu tür dengesizliklerine de katlanmak zorundasınız muhakkak ama şut tercihleri de değildi işi buraya getiren aslında. Bir oyuncu kurucu olarak daha önce görmediğim bir şekilde ilk yapması gereken işleri yapamadı. Topu getiremedi, 2-3 tercihinin olduğu bomboş asistleri yapmaktansa dışarıda üç sayılık atış pozisyonu aradı. Bunda Sinan Güler'in etkili savunmasının da hakkını vermek lazım. Solomon'un karşısındaki oyuncuya meydan okumaya çalışan karakterinden maksimum faydalandı, zaafa dönüştürdü. Ve Solomon ne zaman bu birebirde sazı eline almak istese cezayı kesti.

Tanjevic ise oyuncusuna kesemedi aynı cezayı. Karakterine ters bir şekilde ısrarla oyunda tuttu ve Ömer Onan'ı da ısrarla yanında unuttu. Ergin Ataman ise aynı durumdaki oyuncusu Charles Smith'i kenara alacak cesareti gösterdi ve maçın dönmesindeki en büyük hamlelerden birini yaparak hakedilen bir galibiyete katkı yaptı.


Galibiyetteki en büyük etken Efes Pilsen ilk iki maçta yapamadığını yapamayarak rakibinin top kayıplarını ve yanlış hücum tercihlerini kendi hücumunda değerlendirmesiydi bana göre. Maçta yakaladığı 10-0 ve 9-0'lık seriler de bunun en büyük kanıtı. Thornton ve Shumpert hücumda, Sinan Güler de savunmada bu galibiyetin saha içi mimarları. Fenerbahçe bu maçtan gereken dersi alacaktır, uzunlarını içeride daha etkili kullanmayı düşünecektir şüphesiz ama Solomon'un aynı dersi alacağını pek sanmıyorum; zira maçtan sonra salladığı parmak 4. maçta bir şekilde - ama olumlu ama olumsuz - sahaya yansıyacaktır. Sadece Mirsad'ın çabasının ve taraftarın desteğinin boşa gitmesine üzüldüm Fenerbahçeli olarak. Bir de Tanjevic'in 11 saniye kala son hücum için neden mola alıp topu ortasahaya taşımadığını ve Efes'e tam saha pres şansı verdiğini anlamadım.

Bambaşka bir hal aldı artık seri, keyifle izliyoruz...

Etiketler: ,

8 Haziran 2009 Pazartesi

O.Magic 96 - 101 LA Lakers



Orlando Magic finale gelene kadar oynadığı serilerde oyunun bir bölümünü çöpe atmaktan imtina etmeyen bir özgüven sergiledi playoff serilerinde. Özellikle Boston ve Cleveland serilerinde imkansız sayılabilecek yerlerden tarihi geri dönüşler sergileyince işlerin hep istediği gibi gidebileceğini de akıllarının kenarına yazmış gibiydiler ama sözkonusu final olunca Lakers'dan büyük bir ders aldılar ilk maçta. Nasıl playoff ve normal sezon konsantrasyonu arasında uçurum varsa, final ve playoff konsantrasyonu arasında da büyük farklar olduğunu öğrendiler. Koskoca bir ikinci çeyreği çöpe attıktan sonra oyunu çevirmeyi bırakın bir daha maça ortak olmaya dahi yaklaşamamalarından sonra bu kez işlerine hem oyuncular hem de koç Stan Van Gundy daha sıkı sarılmış. Bu manzara çok netti.

Lakers'ın yaptığı usta işi savunma karşısında Orlando Magic kendilerine enerji veren hücumlarındaki akıcılığı maçın ilk yarısında sergileyemedi aslında. Doğru pasları ve şutları zaman zaman bulsalar da süreklilikleri ve isabetleri çok düşük kaldı. Sadece 15 sayı atabildiler ilk çeyrekte. Üstelik Kobe Bryant'ı savunmakla görevlendirilen iki oyuncu Courtney Lee ve Pietrus da çok erken 2 faul aldı. Bu çeyrekte Cleveland serisinde olduğu gibi 10-15 sayılık bir fark yemedilerse bunu Kobe Bryant'ın alçakgönüllü oyununa borçlular. Potaya kendisi bakmaktan ziyade etrafındaki opsiyonları işlemeyi, onları oyuna sokmayı ve enerjisini saklamayı tercih etti Kobe. Orlando kadar düzgün ele sahip olmayan ve atmaya alışmamış bir back court için böyle bir tercih bence yanlıştı ve sahadaki kötü Orlando'ya da sadece 15 sayı atabildiler.




Phil Jakcson da böyle bir Kobe'yi sahada tutmak yerine nasılsa oyunu götürüyorum diye düşünmüş olacak ki ikinci çeyrekte kenara aldı. 4, 5 dakika da dinlenme fırsatı buldu Kobe. Orlando cephesinde ise hücumda adeta Kobe olmadan oynayan Lakers'a karşı düşülen bu duruma karşı Stan Van Gundy birşeyler yapma ihtiyacı hissetti ve son derece acayip bir 5 ile oyunu götürmeye çalıştılar. Pota altında Battie ve Gortat ikilisi ve Nelson - Lewis - Reddick back courtu ile sahaya çıktılar. Şu 5'te kendi pozisyonunu yaratabilen ya da arkadaşını pozisyona sokabilecek kısmen Nelson dışında tek bir adam yok; ve dahi ben bunların antrenmanda bile bir arada oynadığını düşünmüyorum. Zaten öyle felaket, öyle plansız ve kopuk kopuk hücum ettiler ki sahada birbirine çarpan Orlando oyuncuları gördük. Kobe'yi kenarda tutan Lakers da fırsattan istifade farkı 5 sayıya kadar çıkardı. Sahada belki Kobe olsaydı tıpkı ilk maçta olduğu gibi yine bu çeyreğin başında oyunu koparabilirlerdi, hatta Kobesiz dahi kopartacak gibiydiler ama Magic adına bir oyuncu sahada inanılmaz bir direnç gösterdi hücumda. Rashard Lewis Orlando'nun 20 sayı attığı bu çeyrekte, 4 tanesi üç sayı çizgisinin gerisinden olmak üzere tam 18 sayı attı ve diğer 2 sayının da asistini yaptı Battie'ye.


Bu performans sayesinde Orlando maçta kaldı ve 40-35'in dönüşünde ikinci devre adeta çehrelerini tamamen değiştirerek, klasiklerini ve alışkanlıklarını optimum sergileyerek oynadılar. Hidayet o oyunun merkeziydi. Bu çeyrekte attığı 14 sayı elbette çok değerli ama Orlando'nun sistemini tıkır tıkır işletmesi bundan daha değerliydi. 65 - 63 önde kapadılar 3. çeyreği ve öylesine akıcı bir oyuncu oynadılar ki Kobe insiyatif alma gereği duydu. O da maçta bulduğu 29 sayının 10'unu bu çeyrekte kaydetti.



Son çeyrekte ise NBA finalini izlediğimin farkına vardım. Atmosfer, mücadele ve basketbol. Hepsi üst düzeydi. Bir ara Jack Nicholson öylesine kaptırdı ki kendini, hakeme dalacak sandım. Bu çeyrekte de Hidayet aldı sırtladı Orlando'yu. Top getirdi, asist yaptı, şut kullandı ve Kobe Bryant da dahil olmak üzere üst düzey bir savunma sergiledi. Yapılabilecek herşeyi yaptı. Cleveland serisinde de sazı eline aldığı anlar yadsınamayacak derecede fazlaydı ama bu kadar uzun bir süreye yayılmamıştı. Cleveland süperstarının kilitlendiği bu anlarda başka bir oyuncu çıkaramıyor ve havluyu atıyordu ama Lakers atmadı. Lamar Odom'u piyasaya sürdüler. Maçın sonuna da Kobe'nin isabetli serbest atışları ve Gasol'un turnikesiyle 88-88 eşitlikle girmeyi başardılar. Üstelik Orlando hücum süresini maksimum kullansa dahi Lakers'a maçı çevirmek için yeterli süre kalacaktı.


Skor 88-88 iken Orlando 33.5 saniye oyuna başladı ve hiç de iyi top çevirip, doğru eli bulamadığı bir hücumda bitime 10.9 kala Courtney Lee ile bomboş bir koridor bulmayı başardılar. Lee'nin o koridoru değerlendirip turnikeyi atması işten bile değildi ama topu fileden geçiremedi. Son sözü söyleme şansı Kobe Bryant'ın elindeydi artık.



Bryant bitime 1.8 saniye kala soldan yaptığı driplingin ardından istediği şutu, serbest atış çizgisinin biraz önünden, yakaladı ama arkadan Hidayet'in jenerik olacak o müthiş bloğunu hesap edemedi. Aslında bloktan öte bir top çalmaydı pozisyon. Zira ağır çekim ve tekrarlarda Hidayet'in topa dokuşunun kusursuz ve tertemiz olduğunu gördük. Tereyağından kıl çeker gibi, topu Kobe'nin ellerinden çekti aldı ve molayı da almayı başarıp takımına son bir hücum şansı tanıdı Türk.




Vazifesi bitmemişti, kalan 0.6 saniyede topu kenardan oyuna sokacaktı daha. Courtney Lee'ye attığı alley-oop pasını şu göbeklenmiş halimle sahada ben tamamlardım turnike ya da tiple. Hani anlatılacak bir pozisyon değil, izlendiğinde anlaşılır ancak. Tırnak kalmamıştır bu pozisyonun ardından Florida'da.

Uzatmada ben faul problemli oyuncularının az olması sebebiyle Orlando'yu daha şanslı görüyordum ama gerçekten çok isabetsiz şut atıp, çok kötü top kullandılar. Hatta kullanamadan bir çoğunu kaybetti. Burada 4. çeyrekte Hidayet'i çok sert savunan ve yıpratan Ariza'nın payı büyüktü. Kobe ve Gasol ikilisi oyunu domine ederken, pili biten Hidayet ikinci devredeki kadar etkin olamadı oyunda. Yine de JJ Reddick biraz basiretli olabilse, çeyreğin başındak bomboş üçlüğü soksa ya da top kaybı yapmak yerine topu kolay pozisyonda Howard'a indirebilse maçı alma ihtimalleri hayli yüksekti. Oysa sadece bu ceza atışlarını soksun diye oyunda 27 dakika kalan Reddick 1/6 üç sayı ve 1/3 iki sayı isabetiyle oynadı. Yatacak yerin yok Reddick.

Bundan sonrası için Gina'ya duacıyız. Zira 2-2 bile olsa bundan sonra dönmesi hayli zor finalin bana göre.

Etiketler: ,

7 Haziran 2009 Pazar

Orlando'dan Gina Totemi



Orlando Magic ve LA Lakers bu gece NBA 2009 final serisinin ikinci maçında karşı karşıya gelecekler. Saha avantajına sahip Lakers ilk maçı kazanıp seride 1-0 öne geçti. Bu geceki maçın da favorileri konumundalar ilk maçın ışığında. Orlando tarafı olası bir 2-0 ın üstesinden gelmek için teknik hazırlıklar dışında totemlere de başladı. İşin şans kısmını dahi düşünüyorlar. Amway Arena'da 9 Haziran gecesi oynanacak 3. maç için Gina Marie Incandela adlı 7 yaşındaki bir kız çocuğu sahne alacak maçtan önce. ABD Ulusal marşını seslendirecek. Gina daha önce bu salonda bu sene playofflarda 6 kez milli marşı seslendirdi ve Orlando'nun 6-0'lık galibiyet serisi mevcut Gina'nın sahne aldığı maçlarda. 2 yaşına kadar otizm belirtileri gösteren, 3 yaşına kadar konuşmayı başaramayan bir kız Gina ama muazzam, büyüleyici bir sesi var. O kadar rahat ama içten söylüyor ki bütün salonu ve oyuncuları etkisi altına almayı başarıyor bu çocuk. Celtics maçından önce çekilmiş video'da göreceksiniz; Hidayet dahi kendini tutamıyor, Reddick'in eli bir an da kalbine gidiveriyor.

Video: ABD Ulusal Marşı - Gina Marie Incandela
My Space: Gina Marie Incandela

Etiketler: ,